Exeltis İlaç CEO’su Dr. Ecz. Altan Demirdere: İlaç endüstrisi ülkemizde üretim avantajını kaybediyor
Kırk iki yıl İsviçre kökenli Sandoz /Novartis’de yurtiçi ve yurtdışı görevlerde bulunan Dr. Ecz. Altan Demirdere, İsviçre’de 65 yaş zorunlu emeklilik sonrası, tüm deneyimi ile, İspanyol Exeltis İlaç Firmasında insan sağlığı için çalışmaya devam ediyor. Exeltis Türkiye CEO’su Altan Demirdere, bugüne kadar yaptığı gibi, deneyimlerini genç yeteneklere aktarabilmek ve onları yetiştirmek için bu yolculuğa bir müddet daha devam edebilmekten mutlu olduğunu ifade etti.
İlaç sektörünün sürekli gelişen seyri içerisinde geldiğimiz son aşama ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?
Önce ilacın tarihsel gelişimine bir göz atalım. İnsanlar eski çağlarda yakalandıkları hastalıklardan kurtulmak için bitkilerden ve hayvanlardan yararlanmışlardır. Yani ilk ilaçlar bitkisel ve hayvansal kökenliydi (Majistral ilaçlar). 1800’lerin ortalarında ilaç fabrikaları kurulmaya başlandı ve ilaç aktif maddeleri laboratuvarlarda sentezlenerek hazır müstahzarlar (Ofisinal ilaçlar) olarak eczanelerde satılmaya başlandı. 1900 ’ların ortalarından itibaren ise, sentezlenmesi laboratuvarlarda çok uzun zaman alacak büyük moleküllerin, bakterilere ürettirildiği Biyolojik ilaçlar ile tanıştık. 2000’lere geldiğimizde ise, gen replasman tedavisi önümüze çıktı. Geldiğimiz bu son noktada artık insanlarda kronik hastalıklara yol açan gen bozukluklarını giderecek ilaçlar hazırlanıyor.
İlaç sektörü bu gelişme doğrultusunda yok mu olacak?
Gen replasman tedavisi konusunda da Ar-Ge faaliyetlerini ilaç sektörü yürütüyor. O nedenle sektörün yok olacağını söyleyemeyiz.
İlaç kullanımı tamamen ortadan kalkar mı?
Zannetmiyorum. Kronik ve ölümcül hastalıklarda ilaç kullanımı yerine, bu hastalığa yol açan genlerin düzeltilmesi yoluna gidilebilecektir. Ancak, insanların yakalandıkları akut hastalıkların tedavisi için konvansiyonel ilaçlara da her zaman ihtiyaç olacaktır diye düşünüyorum.
Ülkemizde durum nasıl, biz ileri düzeyde çalışmalar yapabiliyor muyuz?
Maalesef ülkemizde ‘Ar-Ge’ çalışmaları yerine, ağırlıklı olarak orijinal ürünlerin jeneriklerini ‘Gelistirme’ çalışmaları yapılıyor.
Yepyeni bir molekülün keşfi ve ilaç haline getirilmesi maalesef şimdiye kadar Türkiye’mizde yapılmadı. İlaçta ‘Araştırma’ çalışmaları, yani yeni moleküllerin keşfi, 10 seneden fazla bir uğraş gerektiren ve 1,5 milyar doların üzerinde maliyeti olan bir uğraştır. Yeni bir molekülü bir tek kişi değil; hekim, eczacı, biyolog, kimyager, fizikçi gibi değişik branşlardan oluşan bilim adamları yapar. Ülkemizde bu tür bilim adamlarımız mevcuttur, ancak bunların hemen hepsi yurtdışındaki ‘Ar-Ge’ merkezlerinde çalışmaktadır. Türkiye’de, 10 sene boyunca toplam 1,5 milyar dolar yatırım yapacak ve bundan sonra yatırımının karşılığını bekleyecek kadar sabırlı bir sermaye yapısı yoktur. Yani, bu süreyi beklemek ve gerekli yatırımı yapmak yerli sermayenin pek alışık olduğu bir durum değildir. Diğer taraftan, bulunan fikrin korunması ve çalındığında cezalandırılması hususunda hukuki altyapımız da yeterli değildir. Yoksa siz 9 sene uğraşırsınız, 10. sene araştırmacılardan birisi çalışmaları alır ve bir başkasına fısıldar, böylece 9 senelik uğraşınız ve harcadığınız para bir anda elinizin altından kayıp gider.
Bir de son zamanlarda artık yeni ilaçları karma bilim adamlarından oluşan start-up firmalar keşfedip belirli bir yere kadar geliştiriyorlar ve ondan sonra Ar-Ge’ ye devam edip bitmiş ilaç haline getirmesi için büyük ilaç firmalarına çok büyük meblağlara satıyorlar. Örneğin Novartis, bir start-up firmanın kas kaybına yol açan genetik geçişli ölümcül SMA hastalığı için geliştirdiği gen replasman tedavisi ilacını 2010’lu yılların sonunda bir start-up firmadan 9 milyar dolara satın aldı.
Bence bu tür start-up firmaları yurdumuzda kurabilecek ve araştırma yapabilecek beyin gücüne sahibiz. Bu firmalar, Dünyada olduğu gibi, araştırmalarını belirli bir seviyeye getirip olumlu sonuçlar elde ettiklerinde, çalışmalarını büyük ilaç firmalarına satabilirler. Yeter ki fikrin korunması ve çalındığında cezalandırılması hususunda hukuki altyapımız kuvvetli olsun.
Devlet desteği ile yapılamaz mı?
Devlet desteği elbette önemli, ancak başarıyı yalnızca bu desteklerle sağlamanın mümkün olduğuna inanmıyorum. Devletin asıl rolü; ruhsatlandırma ve fiyatlandırma süreçlerini etkin biçimde yürütmesi, veri koruma düzenlemelerini hayata geçirmesi ve böylece ilaç sanayinin önünü açmasıdır. Bu koşullar sağlandığında, yatırım kaynağı da bir şekilde bulunacaktır diye düşünüyorum.
Örneğin, 2015 yılında Devletimiz ülkemizde patent süresi dolmuş pahalı Biyolojik ilaçların jeneriklerinin (Biyobenzer ilaçlar) üretimi için ilaç firmalarına maddi destek ve üretecekleri mallarını alım garantisini verdi. Bundan yararlanan firmalar, tam ürettikleri ürünlerine fiyat alacakken, patent süresi dolan orijinal ürünün firması fiyatını yarı yarıya düşürdü. Bunu yapabilir, çünkü zaten patent süresi boyunca kazanacağını kazanmış ve kar marjı da yüksek, çünkü tüm Dünya için büyük ölçeklerde üretiyor. Bunun üzerine SGK da teşvik verilen yerli firmadan aynı fiyata inmesini istedi. Ama böyle bir durumda, ilacı daha yeni ve sadece Türkiye için üretmeye başlayan yerli firma kesin zarar ederdi. Dolayısıyla ürün doğmadan öldü ve Devlet verdiği teşvik parasını, firma da onun üstüne yaptığı yatırımı kaybetti.
Bu durumun nedeni nedir?
Bakanlıklar arasında koordinasyon olmaması. Fiyatlandırma konusunda en ucuz ilaç kıstas olarak alınıyor. Oysaki ülkede üretim yapan, istihdam sağlayan ve ihracat yapan firmaların faaliyetlerinin bir paket şeklinde değerlendirilmesi gerekir diye düşünüyorum. Bu konuda ilgililerle konuşulduğu zaman üretim, istihdam ve ihracat gibi konuların başka bakanlıkların sorumluluğu olduğunu ifade ediyorlar. Dolayısı ile, en ucuza ilaç veren firmalar kazanabiliyor ama Türkiye’ye imalat, ihracat açısından katkısı olan firmalar kaybedebiliyorlar.
İlaç kullanımı konusunda bir savurganlık da yok mu?
Haklısınız, geçmişte böyle bir durum vardı ancak Hükümet yerleştirdiği elektronik ‘İlaç Takip Sistemi’ ile bu durumu neredeyse tamamen ortadan kaldırıldı. Artık Türkiye’de üretilen her ilaç üzerindeki barkod okutularak üreticiden hastaya ulaşıncaya kadar adım adım takip edilebiliyor. Bu konuda birçok ülkeden öndeyiz.
En çok antibiyotik tüketen ülke haberleri gündemden düşmüyor.
Evet, eskiden Türkiye’de satılan ilaçların neredeyse üçte birine yakını antibiyotikti. Hasta bir soğuk algınlığında doktora gittiğinde, doktor bağışıklık sistemi zaten zayıflamış olan hastanın iyi dinlenemeyeceği ve hijyen kurallarına da dikkat etmeyeceği, dolayısıyla da soğuk algınlığının bir müddet sonra enfeksiyona dönüşeceği öngörüsünden yola çıkarak, peşinen bir de antibiyotik yazma gereği duyuyordu. Buna alışan kişiler de her hastalandıklarında doktora gitmeden, gidip eczaneden antibiyotik alıyorlardı. Böylelikle antibiyotiklere vücudumuz direnç kazanıyor, bir süre sonra gerçekten ihtiyacımız olduğunda onlar da etki etmemeye başlıyorlardı. Buna da artık büyük ölçüde çare bulundu. Öncelikle antibiyotiklerin reçetesiz verilmesi yasaklandı. ‘Hasta Takip Sistemi’ ile entegre olarak yürüyen ‘Reçete Takip Sistemi’ sayesinde de doktorların antibiyotik yazma alışkanlıkları kontrol edilmeye başlandı. Çok antibiyotik yazan doktorlar uyarıldı, hatta Ankara’ya çağırılarak eğitime alındı.
Geçmişte ilaç fiyatlandırma usulü daha sağlıklı yürüyordu. Bu karmaşa nasıl ortaya çıktı?
İki binli yılların ilk çeyreğinde, Bakanlık ve İlaç Sanayinin beraber çalışmasıyla iyi bir ilaç fiyatlandırma sistemi kuruldu. Bundan önce ilaçta maliyet bazlı bir fiyatlandırma politikası izleniyordu ki, bu durum bazı firmaların maliyetleri şişirmesine ve devletin zarar etmesine neden olabiliyordu. Dolayısıyla serbest bir pazar olan Avrupa Birliği’ndeki en ucuz beş ülkeyi beraberce belirledik ve ilacımız bu beş ülkeden en ucuz hangisinde satılıyorsa o ülkenin fiyatını referans olarak aldık. Bunun da üstüne SSK Hastanelerinin Eczaneleri kapatıldığı, yazılan ilaçların artık serbest Eczaneler üzerinde satılacağı ve pazarın genişleyeceği varsayımıyla %10 iskonto da verdik. Euro kuru her %5 arttığında da ertesi ay kur artışından dolayı ilaca aynı oranda zam verilecekti.
Bu karara bir müddet Bakanlık tarafından uyuldu. Daha sonra giderek, %10 iskonto %40’lara kadar çıkarıldı. Daha sonra da kur artışına göre ilacın TL fiyatına yıllarca zam verilmedi, kur donduruldu ve fiyat sabit kaldı. Bunu takiben güncel kurun %60’ı referans olarak alındı ve ilacın TL fiyatı o şekilde hesaplandı. Şu anda Avrupa’daki en ucuz 5 ülke arasında en ucuz ilaç 100 TL iken Türkiye’de bu fiyat 20-25 TL’ye düşmüş vaziyette.
Kabaca bakıldığında, kısa süreli bir tasarruf elde ettiğimiz düşünülebilir. Ancak holistik bir bakış açısıyla bence zararımız karımızdan çok daha fazla olmuştur. 2008’e kadar olan dönemde Türk ilaç sanayi dünyada 12. sıradaydı, ancak yapılan uygulamalar sonucu Türkiye’de üretim avantajı kayboldu ve gün itibari ile 21. sıraya geriledik. Birincisi, yabancı ilaç firmaları açtıkları fabrikaları tek tek kapatıp, üretim ve ihracattan, fasonda ürettirme veya ithal etme durumuna düştüler. Ayrıca, birçok yeni keşfedilen ilaç da aşırı düşük fiyattan dolayı ülkemize getirilemez oldu. Bunun üzerine, ilaç endüstrisindeki istihdam kaybı ve ihracat potansiyelinin tam olarak değerlendirilememesi başlıca zararlarımızdandır.
Almanya’da bir Enstitü’nün Dünya çapında yaptığı bir araştırmaya göre, bir ülke ilaç ve sağlık harcamalarına GSYIH’ sından ne kadar pay ayırıyorsa, ilaç ve sağlık endüstrisinin ülke ekonomisine getirdiği katkı payı da aynı oranda artıyor. Yani ilaç ve sağlık harcamaları bir müddet sonra kendi kendini sübvanse ediyor. Dolayısıyla bu harcamalara bir masraf değil, yatırım olarak bakmak gerekir. Hem ülke insanına yatırım, hem de ülke ekonomisine yatırım!’
