ABD’nin YENİ “MONROE DOKTİRİNİ 2.0” ve ENERJİ POLİTİK DEĞERLENDİRMESİ
Prof. Dr. A. Beril TUĞRUL
İçinde bulunduğumuz dönemde, her geçen gün küresel bağlamda önemli değişikliklerin yaşanmakta olduğu daha net bir şekilde algılanmaktadır. Bilindiği üzere II. Dünya Savaşı sonrası kurulan “İki Kutuplu (ABD ve SSCB’nin başı çektiği Bipolar) Sistem”in etkin olduğu dönemde “Soğuk Savaş” olarak nitelenen olaylar yaşanmıştır. SSCB’nin dağılmasıyla bipolar sistem çökerken Soğuk Savaş ta sona ermiştir. Takiben ABD’nin başat olduğu “Tek kutuplu (Monopolar) Sistemin etkili olduğu görülmüştür. Öte yandan, “Pandemi” dönemi birçok ülkenin ekonomik yapısını önemli ölçüde olumsuz etkilemiş ve bu bağlamda, ABD hegemonyası da zayıflayarak global ölçekte “Çok Kutuplu (Multipol)” bir düzenin oluşmasına yönelik gelişmeler yaşanmaya başlamıştır.
ABD de, bu durumun farkında olup seçim propagandaları sırasında “Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Büyük Yap)” ifadesi slogan olarak müteaddit defalar kullanılmıştır. Bir başka deyişle bizzat ABD tarafından, ABD’nin eski gücünü kaybetmiş olduğu ve tekrar eski gücüne dönmesinin hedeflendiği ifade edilmiş olmaktadır. Ancak, burada ABD’nin hala dünyanın en büyük ekonomisi ve askeri gücü olduğunu da belirtmek gerekir.
Hal böyle olunca ABD’nin (eski gücünü kazanması bağlamında) artık II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan sistemin kuralları ve değerlerine kendini uymak zorunda hissetmediği de anlaşılmaktadır. Kaldı ki bu durum, genel olarak “Batı Dünyası” olarak nitelenen ülkelerde de görülür olmuştur. Bir başka deyişle, genel olarak (Ukrayna, Gazze, Bosna vb. gibi olaylarda) Batı Dünyasının genel olarak çifte standart uygulamakta olduğu ve II. Dünya Savaşı sonrası düzenin prensiplerini rahatlıkla göz ardı edebildikleri gözlenmiştir. Bir başka deyişle son yetmiş beş yılı aşkın süredir etkin olan kuralların ve değerlerin önemli ölçüde erozyona uğramakta olduğu görülmektedir.
Gelinen noktada, ABD’nin ve genel olarak Batı dünyasının, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzenden ayrılma yönünde gösterdiği gelişmeler ve eylemler “Yeni Dünya Düzeni” şeklinde yorumlanır olmuştur. ABD’nin yönlendirdiği gelişmelere bakıldığında ise ülkenin, 19. Yüzyılda etkin olan Monroe Doktrinini kuvvetle uygulama yönünde tercih kullanmakta olduğu izlenimi edinilmektedir. Dolayısıyla “Monroe Doktrini”ni incelemek yerinde olacaktır.
Monroe Doktrini
Monroe Doktrini kısaca, ABD Başkanı James Monroe’nun 2 Aralık 1823’te ilan ettiği “Amerika Amerikalılarındır” anlayışını temel alan dış politika prensibi olarak ifade edilebilir. Bu bağlamda, “Batı Yarımküre”nin Avrupa müdahalesinden korunması gerektiği şeklinde de özetlenebilir.
Monroe Doktrini; (Amerika’nın keşfinden sonra bölgede etkin olan) Avrupa ülkelerinin, Amerika kıtasında yeni sömürgeler kurmasını reddederken, aynı zamanda ABD’nin Avrupa işlerine karışmayacağını da vurgulayan bir söylem olarak vücut bulmuştur. Bu bağlamda Avrupa (Eski Dünya) ve Amerika (Yeni Dünya) farklı siyasi sistemler olarak tanımlanmış ve bu sistemlerin birbirine müdahalesi tehlikeli kabul edilmiştir.
Doktrin kapsamında “Yeni Dünya – Eski Dünya Ayrımı” konsepti o dönemde, ABD’nin Dış Politikasında “Dönüm Noktası” olarak kabul edilmiştir. Monroe Doktrini ilan edildiği tarihten itibaren söz konusu kavramsal ideanın ABD’nin uzun sürelerle dış politikasında yol haritası olarak kabul edildiği gözlenmiştir. Özellikle Latin Amerika’da, ABD’nin nüfuzunun artırılmasının, bu konsept kapsamında olduğu ifade edilebilir.
Monroe Doktrini, 20. yüzyılda ek yorumlarla genişletilmiş ve özellikle ABD’nin Latin Amerika üzerindeki etkisini genişletmek için yeniden yorumlandığı da gözlenmiştir. Roosevelt Corollary bağlamında Monroe Doktrini’nini Latin Amerika’daki istikrarsızlıklar gerekçe gösterilerek ABD’nin müdahale hakkı olacağı şeklinde yorumlandığı görülmüştür (1904). Böylelikle, Avrupa’nın borç tahsilatı bahanesiyle bölgeye müdahalesinin engellenebilmesi, amaç olarak ifade edilmiştir. Takiben ABD tarafından Dominik Cumhuriyeti, Küba ve Haiti gibi ülkelerde doğrudan askeri ve siyasi müdahalelerde bulunulduğu gözlenmiştir.
Monroe Doktrini, 1947’de Truman Doktriniyle bağdaştırılarak, dış müdahaleye karşı koyma” kapsamında olmak üzere (SSCB’nin etkisini sınırlamak, özellikle Yunanistan ve Türkiye’de komünizmin yayılmasını engellemek amaçlarıyla) küresel ölçekte genişletilmiştir. Böylelikle Monroe Doktrini’nin bölgesel güvenlik anlayışı, Soğuk Savaş’ın küresel güvenlik paradigmasına dönüşmüştür. Bu anlayışla, Küba Krizi (1962) ve Şili’de Allende iktidarının devrilmesi (1973) vb. gibi olaylarda Monroe Doktrini, ABD tarafından SSCB etkisine karşı gerekçe olarak kullanılmıştır.
Kennedy dönemine gelindiğinde (1961’de), “Alliance for Progress” başlığıyla ifade edildiği üzere, Monroe Doktrini’nin müdahaleci yönünü yumuşatmak bağlamında ekonomik kalkınma programlarıyla Latin Amerika’da ABD etkisinin artırılmasına çalışılması olarak kendini göstermiştir. Başkan Reagan döneminde ise Orta Amerika’daki anti-komünist hareketlere destek olarak Doktrinin önceki dönemlerdeki yorumlamasıyla yeniden canlandırıldığı görülmüştür.
“Monroe Doktrini 2.0”
Son olarak, ABD’nin yeni Başkanının Ocak 2025’te görevi devralmasıyla birlikte Monroe Doktrinini kuvvetle benimseyip yeni bir anlayışla hayata geçirmeye başladığını görmekteyiz. Bir başka deyişle “Monroe Doktrini 2.0”, “ABD’nin güncellenmiş güvenlik ve dış politika yaklaşımını” ifade etmektedir denebilir. Söz konusu bu yeni versiyon Doktrin “Monroe 2.0”, “Yeni Monroe Doktrini” ve “Trump’ın Monroe Doktrini” gibi adlarla da anılmaktadır. Son olarak (Monroe ve Donald isimlerinden ilham alındığı üzere) Doktrini, “Donroe Doktrini” olarak niteleme yoluna gidildiği de görülmüştür.
Bu yeni versiyon Doktrinin, klasik Monroe Doktrini’nin genişletilmiş versiyonu olduğu söylenebilir. Bir başka deyişle “Monroe Doktrini 2.0”, Latin Amerika odaklı yapısını korumakla birlikte genişletilerek küresel güç dengelerini yeniden düzenleme iddiasını da içeriyor olmaktadır. Bununla beraber önceliğin Amerika kıtasının, bir başka deyişle Batı Yarımkürede olacağı da anlaşılmaktadır.
Monroe Doktrini 2.0’ın temel özellikleri kısaca; tüm dünyada ABD’nin çıkarlarını korumayı, (demokrasi yayma veya rejim değiştirme projelerinden öte), çıkar merkezli politikaları ön planda tutmayı ve kendi güvenliği ile ekonomik çıkarlarını öncelemesi şeklinde özetlenebilir. Böylelikle “Batı Yarımkürenin yeniden kırmızı çizgi haline getirilmesi benimsenirken “Küresel Güney”in dönüştürülmesi hedefinin terk edilmesi ve tedarik zincirleri ile enerji kaynaklarına ve kritik minerallere odaklanılmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Nihayetinde ABD, bu alanlarda kontrolü sağlayarak Çin ile olan rekabetini artırmayı hedeflemektedir de denebilir.
Monroe Doktrini 2.0’ın Enerji Politik Yorumlanması
Öncelikle şu konunun belirtilmesi gerekir ki, enerji politikalarında pragmatik bir yaklaşım; ihtiyaç duyulan enerji kaynaklarının bulunulan ülke merkez alınarak ülke çevresinde oluşturulacak halka halka genişleyen alanlarda bulunan ülkelerden gereksinimin karşılanmasına öncelik verilmesi olmaktadır. Bir başka deyişle, ihtiyaç duyulan enerji kaynağına mümkün olan en yakın enerji ihracatçısı ülkeden temin edilmesi öncelenmektedir. Bu husus, farklı açılardan yararlı olarak nitelenmektedir. Şöyle ki; en yakından enerji kaynağı temini, ekonomik açıdan avantaj sağlamakla kalmamakta, zamandan tasarruf da söz konusu olmakta ve ayrıca merkez ülkenin yakın çevresinde daha güvenilir ve etkin olunulan bölge oluşumuna hizmet etmektedir.
İçinde bulunduğumuz “Bilgi Çağı”nın önemli bir karakteri, enerji yoğun yaşamı ifade ediyor olmasıdır. Bir başka deyişle, endüstriden kamuya, sivil yaşamdan askeri eylemlere kadar tüm faaliyetlerde enerji ve özellikle de elektrik yadsınamaz önem taşımaktadır. Dolayısıyla elektrik üretimi ve devamlılıkla enerji temini sağlayan enerji kaynakları vazgeçilmezlik ifade etmektedir. Bu bağlamda her ne kadar yenilenebilir enerji kullanımı ve yenilenebilir enerji kaynakları kapsamında özellikle rüzgâr, güneş vb. gibi kaynaklar öne çıkarılmaya çalışılsa da bu kaynaklar süreklilikle enerji tedarikini sağlayamadığından ve de enerji depolamada günümüz sanayinin taleplerini karşılayacak mertebeye gelmesi konusu tartışılır olduğundan kesintisiz enerji üretimini sağlayabilen enerji kaynaklarının yerini alamadıkları görülmektedir. Bir başka deyişle elektrik üretimi için fosil yakıtlar ve konvansiyonel nükleer enerji santrallarının yakıtı olan uranyumun önemi düşmemekte, artan enerji gereksinimi nedeniyle (tersine olarak) giderek artmaktadır. Nitekim günümüzde de gelecek planlamalarına ilişkin olarak yapılan projeksiyonlarda fosil yakıtlar çoğunlukla ve önemle yerini korumaya devam etmektedir.
Şimdi ABD açısından bakıldığında; “Monroe Doktrini 2.0” kapsamında konuya yaklaşılmak istenirse ABD, öncelikle Batı Yarımkürede fosil yakıtlara ve ilaveten uranyuma erişmeyi enerji politikaları bağlamında öncelemektedir. Bu bağlamda, Batı Yarımkürede yer alan ülkelere ilişkin atakları olduğu gözlenmektedir. Bu ülkeler arasında, Kanada, Grönland, Meksika, Venezuela, Kolombiya, Panama öne çıktığı sayılabilir.
Bunlar içinde Panama, ülkedeki Panama kanalı nedeniyle önemli bir geçiş ülkesi olup enerji kaynaklarına ilişkin transportun da önemli boyutlarda sağlandığı ülke konumundadır. Diğerlerinin hepsi de fosil yakıtlar açısından önem arz eden ülkeler olmaktadır. Burada Kanada’nın petrol ve doğal gazın yanı sıra dünyanın ikinci büyük uranyum rezervine da sahip olduğunu belirtmek gerekir. Bir başka deyişle ABD, “Monroe Doktrini 2.0” kapsamında enerji politikalarını, önemli enerji kaynaklarına ulaşmak bağlamında batı yarıküreyi önceleyerek uygulamaktadır denebilir.
Dolayısıyla Batı Yarımküresine bu açıdan bakıldığında; (kesintisiz ve süreklilikle enerji üretimi sağlayabilen) emre amade enerji kaynakları açısından hiç de yadsınamayacak rezervlere sahip olduğu görülmektedir. Bir başka deyişle, özellikle günümüzde öne çıkan fosil yakıtlar olan petrol ve doğal gaz açısından hayli zengin bir yarımküre olduğu anlaşılmaktadır.
Öte yandan petrol ve doğal gaz rezervlerinin Batı Yarımkürede, kanıtlanmış rezerv değerlerinden çok daha fazla olabileceğinden de bahsedilmektedir. Zira gelişen teknolojiyle daha derin sondajlar yapılabilmekte ve derin rezervlere ulaşılabilmektedir. Keza deniz bölgesi sondajlarında kaydedilen ilerlemeler, rezervlere ulaşma konusunda yeni ufuklar açabilmektedir. Fazla olarak iklim değişikliği bağlamında arktik bölgedeki buzulların erimesi de yeni sondaj bölgelerini ve ilaveten yeni enerji yollarını gündeme getirmektedir.
Tüm bu açıklamalardan sonra, halen dünyanın en borçlu ülkesi durumunda olan ve de nüfusuna göre dünyanın en büyük enerji tüketicisi durumundaki ABD için “Monroe Doktrini 2.0”, kendi pragmatik hedeflerine uygun olarak vücut bulduğu görülmektedir. Şöyle ki; süreklilikle enerji üretiminde kullanılabilen enerji kaynaklarına ulaşım dijitalleşen dünya için ve dolayısıyla ABD için yadsınamaz önem taşıdığından Monroe Doktrininin bu yeni versiyonu tam da bu amaca hizmet eder olmaktadır. Öte yandan enerji kaynakları ve enerji sistemleri için elzem olan mineraller ekonomik olarak da büyük avantaj sağlayan kaynaklar niteliğini taşımaktadırlar. Dolayısıyla “Monroe Doktrini 2.0”, “Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Büyük Yap)” hedefine hayli uyumlu olduğu anlaşılmaktadır.
Ancak, burada şunu da belirtmek yerinde olacaktır ki; ABD Klasik Monroe Doktrininde olduğu gibi sadece Batı Yarımküreyle ilgili de kalmamaktadır. Kendisi için hayati olarak gördüğü ve dünyadaki rakiplerini enterne etme bağlamında etkin olacağını düşündüğü şartlarda (petrol ve doğal gaz rezervleri açısından dünyada ilk üçte yer alan İran örneğinde olduğu gibi) dünyanın farklı bölgelerine bazı ataklar da yapabilmektedir. Buna karşın kendisi için maliyeti yüksek, getirisi batı yarımküredeki bölgelere göre düşük olan yörelerden de (Suriye örneğinde olduğu gibi) çekilme eğilimi göstermektedir.
Öz olarak belirtmek gerekirse; ABD’nin, “Monroe Doktrini 2.0” bağlamında uygulamakta olduğu politikalar çerçevesinde; Batı Yarımküre öncelenerek ve bu bölgelerden başlanarak gerilimli ve militarist gelişmeler (farklı nedenler ileri sürülse de) yaşanmaya devam edilmesi kuvvetle muhtemel olarak, arka plandaki ereğin daima enerji politik olacağı anlaşılmakta olup ideolojik çatışmalardan öte jeopolitik ve enerji temelli konjektürel sorunlar bağlamında konunun tehlikeli şekilde tırmanmasının olasılıklar dahilinde olduğu izlenimi edinilmektedir.
