Metin Akman, YUSAD YKB : Tarım ve Gıda Sanayi Perspektifinden Uluslararası Ticaret ve İklim Değişikliği
İklim değişikliği gerçeğini her geçen yıl daha fazla hissediyoruz. Türk çiftçisi bu gerçeği son 10 yıldır hissediyor ve gerekli önlemlerini almaya çalışıyor. Devlet kurumları ise her zaman olduğu gibi daha yavaş kavrıyor ve sağlıklı adımlar atmaya çalışıyor. Kamu ile Özel sektör arasındaki karar alma mekanizmalarındaki bağıl hız farkı ise fırsat maliyetlerini ortaya çıkarıyor.
Her bir fırsat maliyetini de bir piyasa aksaklığı olarak tanımlamak mümkün. Fiyat istikrarından uzaklaşan tarım ve gıda ürünler, arz ve talep şokları, ithalat veya ihracatın kısıtlanması, kota uygulamaları, regülasyonun artan işlem maliyeti, gıda güvenliğinde yaşanan sorunlar, gıda enflasyonunun manşet enflasyondan negatif ayrışması gibi birçok aksaklığı sayabiliriz.
İklim değişikliğinin piyasalara olan etkileri arttıkça, iktisadi etkinliği sağlamak zorlaşıyor. İktisadi etkinlik azaldıkça piyasa aksaklıkları artarak devam ederken, tüketiciler, üreteciler, sanayiciler, devlet kurumları, politika yapıcılar ve değer paydaşların refahı azalırken, kimse mutlu olamıyor. Para piyasaları ve yüksek faizler ise işin tuzu biberi diyelim.
Problemler saymak ve tanımlamak bugün çok daha kolay, çözüm de çok basit, buradaki zor seçim ise kısa vadeli akut problemler mi çözmek istiyoruz, yoksa kronik hale gelen problemler yapısal reformlarla mı çözeceğiz. İşte bu noktada İklim Değişikliği çok önemli hızlandırıcı bir etki yaratıyor.
Yen iklim ekonomisi ve reformları! Tarım ve gıda sanayinde değer ve tedarik zincirini daha dirençli ve esnek hale getirebilmek için yen bakış açıları, iktisadi etkenliğin sağlanması için küresel akıl ve merkeze, çiftçinin refahını almak gerekiyor. Ulusal korumacı polkalar değil, uluslararası ticaret politikalarını geliştiren, tarım ateşeleri ile ağ dışsallıklarını takip eden, anlayabilen, kavrayabilen ülkeler pozitif ayrışıyor. Çiftçinin refahı artmadan, sanayinin rekabet gücü artmayacaktır. Uluslararası ticaret ve yeni yaklaşımlar, ithalat veya harcat, çiftçinin refahı için bir tehdit değil, önemli bir fırsattır. Bu fırsatı anlayabilmek ve yorumlayabilmek, Türkiye’nin rekabet gücünü arttıracağı gibi, çiftçinin refahını da üretme olan aşkını da gençlerin tarıma olan ilgisini de arttıracaktır.
Tarım ve gıda sanayinde ulusalcı ve korumacı polkalar geçerliğini her geçen gün yetirmektedir. Bunun en güzel örneği akut problemlerdeki devletin verdiği ithalat ve ihracat kısıtlamaları ve kota uygulamalarının çok kısa vadeli yarattığı fiyat dengelemelerinin sonuçlarının, orta ve uzun vadede hiçbir fayda yaratmadığı, hatta belirsizliklerin ve oluşan güvensizliğin piyasalara verdiği hasarın büyüklüğü göz ardı edilemez.
Oysa Çin’e bakalım, bir problem nasıl fırsata dönüştürmüşler. Çin dünya nüfusunun yaklaşık %17’sine, ekilebilir tarım alanlarının %10’nuna ve su kaynaklarının da %6 sına sahip. Yani başka bir deyişle tarım ve gıda konularında kendilerine yeterli değiller. 1960’lı yıllarda yaşanan açlıkta 30-35 milyon kişinin açlıktan öldüğü de biliniyor. Çin tarım ve gıda da kendine yeterli olmadığının benciyle uluslararası ticaret polkalarıyla bugün Dünya’nın en büyük Tarım ve Gıda endüstrilerinden birine sahip. Hatta satın alma gücüyle bir monopsoni oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Yan piyasada, fiyatı satıcı değil, alıcı belerler hale gelmiş.
Diğer bir örnek se Hollanda, yüzölçümü Konya ya neredeyse eşit olan bir ülke Dünya’nın 2. büyük tarım ve gıda ekonomisini yaratmış. Buradaki sihirli yaklaşımda uluslararası ticaret polkalarındaki şahin görüşü ve güçlü altyapısı. Tarımdaki her ülkede tarım ateşeleri ile inanılmaz bir bilgi ve açık istihbarat ağına sahip olan Hollanda, ticaret ve bilgi ağı dışsallığı, akademi ve araştırma alanındaki bilgeliği (Wagenngen Ünverstes) , tarım finansmanındaki analitik yaklaşımları (Rabobank) le başarılı olmuş.
Bu örnekler Türkiye’ye de ilham vermeli. Uzun vadeli, akıllı uluslararası ticaret polkaları ile Türk çiftçisinin refahını arttırmak çok daha kolay, tüketicinin refahı se esnek, dirençli tedarik zincirlerinin yaratılmasına endeksli gözüküyor. Türk Gıda sanayi se serbest piyasa ekonominin çarklarının etkin çalışmasına bağlı olarak, dünyanın her yerinde layık olduğu pazar payını alacak güç ve berkime sahip!
Türkiye’nin yapısal reformları hızlı yapabilmesi için çiftçi ve özel sektör hazırken, politikacılar ve devlet hazır mı? Maalesef hayır, politikacılar da hazır değil, devlet kurumları da hazır değil.
Türkiye’nin devlet geleneğindeki tarım ve gıda örgütlenmesi, en büyük engel debiliz. İklim değişikli se yapısal reform için çok önemli bir fırsat! Türkiye devlet geleneğinde Tarım Bakanlığı çiftçi desteklerinin verilmesi, kırsal da örgütlenmenin ve çiftçiye destek mekanizmalarının çalışması, ölçeğin küçük olmasından dolayı da araştırma ve geliştirme çalışmalarının üstlenilmesi, çiftçilerin örgütlenmesinin ve kooperatifleşmeye destek verilmesi açısından önemli misyonlar üstlenmiştir. 2010 yıllarında se AB müktesebatına uyum çerçevesinde güçlü bir gıda güvenliği misyonunu başarıyla üstlenmiştir.
Tarihe baktığımızda YPK yüksek planlama kurulunda Tarım Bakanına yer verilmemiştir. Benzer şekilde Başkanlık sistemine geçildiğinde politika kurulları kurulurken Tarım ve Gıda ile ilgili bir politika kurulu oluşturulmamış, sonrasında bu eksikliğin farkına varılarak, 2025 yılında Tarım ve Gıda politika kurulu oluşturulmuştur. Bu kurulda Veteriner Hekim ve Ziraat Mühendislerinin temsilinin halen çok güçlü olduğunu söyleyemeyiz.
Devlet geleneğinde baktığımız da Şeker Kanunu Sanayi Bakanlığının ukdesinde olup, Gıdanın en önemli hammaddesi, Tarım bakanlığının direkt yönetiminde değildir. Şeker kanun ile regüle edilirken, süt, et, yumurta gibi ürünlerin tamamı Kodeks yönetmeliğinin altında tebliğler ile yöneltmektedir. Şeker kota uygulaması ise irdelenmelidir, dünyadaki uygulamalarına varsa bakılmalı, tarihsel gelişme gözlemlenmelidir.
Kodeks yatay yönetmeliklerinde, hijyen, bulaşanlar, hayvansal yan ürünler gibi konular regüle edilirken Biyogüvenlik kanunu ile biyogüvenlik (bosecurty) ve biyogüvenilirlik (bosafety ) kavramları karışmış, regüle edilmiş ve yatay kodeksdeki yönetmelik lie kanun icra edilmeye çalışılmıştır.
Tedarik zinciri, uluslararası ticaret, DİR rejimi Ticaret Bakanlığı tarafından yönetilirken, Tarım Bakanlığının görüşü alınarak kararların alındığı söylenmektedir. Başka bir deyişle sorumluluk paylaşılarak yönetim iradesi ve etkinlik sağlanmaya çalışılmaktadır.
Gıda Enflasyonu le mücadele konusunda da birçok yapı kurulmuş, farklı kurumlara sorumluluklar verilmiş ama sonuç alınamamıştır. Veya sonuç reformdan ziyade, çok kısa vadeli ve fiyat dengeleyici kararlar çıkmıştır. Uzun vadeli kararların ise reform netliğinde olmayıp arzı arttırmaya yönelik veya depolama kapasitelerinin arttırılmasına yönelik kararlar verilmiştir. Bu kararların uzun vadede hasar bırakıcı etkiler olduğu gibi istenilen piyasa mekanizmalarının da çalışmasına yönelik faydaları sınırlı kalmıştır.
Türkiye Dünyanın 8-9. Büyük hayvan popülasyonuna sahiptir. Bu hayvanların dışkılarına ve bölgesel yoğunlaşmalarına bakıldığında ise metrekare başına dışkı hesaplandığında dünyanın 3. sü olduğumuz söylenebilir. Dışkı organik olarak çok zengin ve doğru teknolojilerle işlendiğinde se çok değerli bir hammadde olabilir, aksi halinde ise negatif dışsallıkları tarımı yok edebileceği gibi, insan sağlığını da tehdit edebilir. Bu değerli hammaddenin yönetiminde ise Çevre Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, Tarım bakanlığı sorumlulukları paylaşırken Çiftçinin refahını göz ardı ederek, kendi disiplinleri açısından piyasayı regüle ettiklerinden dolayı, önemli ekonomi kayıpların yaşandığı akardır.
AB müktesebatına sürecine uyum ise Türk mevzuat tekniği açısından adeta imkânsız hale gelmiştir. Nitekim piyasa düzen ile ilgili kısım alınmamış, 2023 yılında alınacağı taahhüt edilmiş ve yerine getirilmemiştir. Başka bir deyişle piyasa düzen açısından güçlü bir mevzuat altyapımız olduğunu söyleyemeyiz. Ne kadar tesadüftür ki gıda enflasyonun, çekirdek enflasyondan negatif ayrıştığı yıllar se bu uyum yıllarına denk gelmektedir. Gümrük birliğinin modernize edilmesi çalışmalarında da en büyük sıkıntının tarım ve gıda da yaşanacağı kesindir.
Politikacıların yaklaşımlarına bakıldığında ise yapılan ve paylaşılan araştırmalar, web setlerindeki tarım ve gıda politikaları le paylaşımlarını incelediğinizde maalesef somut bir vizyona ve politika önerisine ulaşmak mümkün değil. İktidar partisinin sadece Tarım Bakanlığı polkalarını takip ettiğini ve yeni bir değer öneresinde bulunmadığını, diğer partilerin birçoğunun hiçbir politika öneresinde bulunmadığını söyleyebiliriz. Sadece bir parti (oy oranı çok düşük ve temsil kabiliyeti sınırlı) kapsamlı çalışmalar yapmış ve önerilerde bulunmuş.
Tarım Bakanlarımızın hepsi çok özverili şekilde çalışıyorlar ve çiftçinin refahını arttırmak için teşvik mekanizmalarını en iyi şekilde uyguluyorlar. Ancak unutmayalım ki teşvik ve hibe mekanizmaları iktisadi olarak iki soruna yol açıyor, rasyonel umursamazlık ve bedavacılık sendromu. Bu iki iktisadi hastalık da tarımdaki verimsizliğin en önemli nedenlerinden biri olabilirler. Tarım Bakanlarının ve Bakanlık bürokratlarının bu kadar karmaşık ve gelenekselleşmiş bir düzen içinde reform yapabilmelerinin imkânsız hale geldiğini söylemek de yanlış olmayacaktır.
Sonuç olarak yapısal reformları nasıl yapacağız? İklim değişikliğinin eteklerini nasıl optimize edeceğiz ve yen iklim ekonomisini nasıl tanımlayacağız? Çiftçinin refahını nasıl merkeze alarak arttıracağız?
Mevzuat reformunu yapmadan ve piyasa düzen, tedarik ve değer zecrinin tanımı yapılmadan, piyasayı regüle edemeyiz. Bu sorumlulukların tek bir kurumda olması da süreci hızlandıracaktır. 2001 ekonomik krizinde düzenleyici kurulların oluşturulması reform sürecin sağlıklı çalışmasını sağlamış ve hızlandırmıştır. EPDK, BDDK, SPK gibi. Düzenleyici kurulların bağımsız yapısı ve kendine has personel rejim, reformların hayat geçmesini hızlandıracaktır.
Mevzuat reformunun içselleştirilmesi ve tüm paydaşlar tarafından kavranması hem bürokraside hem de özel sektördeki yönetişimi daha etkin kılacaktır.
Tarım ve Gıda sanayindeki tüm politikaların iktisadi etkinliği, çiftçi refahının merkeze alınması ile mümkün olacaktır. Gıda güvenliği (food safety) iktisadi etkenlik sağlanmadan sağlanamaz. Gıda güvenliğini merkeze almak işlem maliyetini arttırabilir, çiftçi refahını göz ardı edebilir ve iktisadi problemlere yol açabilir. Hassas dengenin korunması önemlidir. AB bu hataya düşmüştür, regülasyonun fazlalığı ve karmaşıklığı, piyasayı düzenlemekten çok, haksız rekabete sürüklediği gibi süreci yönetilmez hale getirmiştir. Yapılan serbest ticaret anlaşmaları AB üreteçlerinin yok olmasına neden olmaktadır.
İyi bir mevzuat ve yönetişim sonrası, iktisadi etkinlik sağlanabilecektir. Aksi hâlinde politikacıların yeni politika önermesi gerekir, her yen politika önerisi, yeni bir mevzuat ve mevzuatın içselleştirilerek, başarılı icraatı ve iktisadi sonuçlarına bağlıdır.
