T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı Bakan Yardımcısı Dr. Ahmet Bağcı: Temel hedefimiz, tarım ihracatımızın katma değerini artırmaktır
Tarım sektörü, ülkemizin gıda arz güvenliğini sağlamasının yanında, dış ticaret dengemize katkı sunan ve uluslararası rekabet gücümüzü destekleyen stratejik sektörlerden biridir. Son dönemde yapılan çalışmalarla Türkiye’de, tarım ve gıda ürünleri ihracatında önemli bir ivme yakalandı. Sektörün dinamiklerini ve ihracat alanında yakalanılan başarı ile ilgili değerlendirmelerini aldığımız T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı Bakan Yardımcısı Dr. Ahmet Bağcı, önemli açıklamalarda bulundu.
Denizcilik Zirvesine katıldınız. Zirve ile ilgili bir değerlendirme alabilir miyiz?
Denizcilik Zirvesi’ni, denizcilik sektörünün yalnızca ulaştırma ve lojistik boyutuyla değil; çevresel sürdürülebilirlik, gıda güvenliği, iklim değişikliğine uyum ve mavi ekonomi perspektifiyle ele alması bakımından son derece kıymetli buluyorum. Günümüzde denizler, yalnızca ticaret yollarının değil; aynı zamanda doğal kaynakların, biyolojik çeşitliliğin ve sürdürülebilir kalkınmanın da merkezinde yer alıyor. Bu nedenle denizcilik politikalarının farklı sektörlerin katkısıyla bütüncül bir anlayışla değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.
Özellikle son yıllarda dünya genelinde yaşanan iklim kaynaklı riskler, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bu nedenle mavi ekonomi yaklaşımını ekonomik büyüme ile çevresel sürdürülebilirliği birlikte ele alan yeni bir kalkınma modeli olarak değerlendiriyoruz.
Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasının sağladığı avantajları su ürünleri sektöründe her geçen yıl daha etkin şekilde değerlendirmektedir. Son yıllarda yetiştiricilik faaliyetlerinde elde edilen gelişmeler sayesinde ülkemiz, Avrupa’nın önde gelen su ürünleri üreticileri arasında yer almaktadır. Levrek ve çipurada dünyanın önemli üretici ve ihracatçı ülkelerinden biri konumundayız. Bunun yanında alabalık üretiminde de uluslararası pazarlarda güçlü bir rekabet avantajına sahibiz. Su ürünleri sektörümüz hem ihracata hem de kırsal bölgelerde istihdama önemli katkılar sunmaktadır.
Ancak sürdürülebilir başarıyı yalnızca üretim miktarındaki artışla değerlendirmek doğru değildir. Esas olan, deniz kaynaklarının gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacak şekilde yönetilmesidir. Bu kapsamda bilimsel stok değerlendirmeleri, sürdürülebilir avcılık politikaları, koruma-kullanma dengesi, deniz kirliliğinin azaltılması ve yasa dışı avcılıkla mücadele büyük önem taşımaktadır. Tarım ve Orman Bakanlığı olarak su ürünleri kaynaklarımızın korunmasına yönelik bilimsel temelli yönetim anlayışını kararlılıkla sürdürüyoruz.
Zirvede öne çıkan bir diğer önemli başlık ise dijitalleşme ve yeni teknolojilerdi. Uydu görüntüleri, uzaktan algılama sistemleri, yapay zekâ destekli izleme uygulamaları ve veri temelli yönetim yaklaşımları artık mavi ekonominin ayrılmaz unsurları hâline gelmiştir. Tarım sektöründe olduğu gibi balıkçılık ve su ürünleri yönetiminde de dijital teknolojilerin etkin kullanımı; kaynakların daha verimli yönetilmesine, izlenebilirliğin artırılmasına ve karar alma süreçlerinin bilimsel verilere dayandırılmasına önemli katkılar sağlayacaktır.
Mavi ekonomi, yalnızca denizlerden daha fazla ekonomik değer elde etmeyi hedefleyen bir yaklaşım değildir. Aynı zamanda doğal sermayeyi koruyarak ekonomik büyümeyi sürdürülebilir kılmayı amaçlayan bütüncül bir kalkınma anlayışıdır. Bu nedenle denizcilik, çevre, tarım, balıkçılık, enerji ve ulaştırma politikalarının birbirini tamamlayan bir bakış açısıyla ele alınması gerektiğine inanıyoruz.
Bu yönüyle Türkiye Denizcilik Zirvesi’nin yalnızca mevcut gelişmelerin değerlendirildiği bir platform olmanın ötesinde, farklı disiplinleri bir araya getirerek ortak vizyon geliştirilmesine katkı sağlayan önemli bir istişare zemini oluşturduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde de denizlerimizi koruyan, su ürünleri kaynaklarımızı sürdürülebilir şekilde yöneten ve mavi ekonominin sunduğu fırsatları en iyi şekilde değerlendiren politikaları kararlılıkla uygulamaya devam edeceğiz.
Türkiye’nin su ürünleri üretiminde geldiği noktayı ve gelecek hedefleriyle ilgili bilgi verir misiniz?
Türkiye, su ürünleri sektöründe dünyanın yükselen ülkelerinden biri haline gelmiştir. 2024 yılı FAO verilerine göre, Avrupa Birliği ülkeleriyle kıyaslandığında toplam su ürünleri üretiminde ikinci, su ürünleri yetiştiriciliğinde ise birinci sıradayız. Dünya genelinde yetiştiricilik üretiminde 15. sırada yer alıyoruz. Bugün çipura ve levrek yetiştiriciliğinde dünya lideri, gökkuşağı alabalığı üretiminde ise dünya ikincisiyiz.
Sektörde ulaştığımız bu başarı üretim rakamlarımıza da yansımaktadır. Son üç yıldır toplam su ürünleri üretimimiz 1 milyon ton seviyesinde seyretmekte olup, 2025 yılında 1 milyon 37 bin tonla Cumhuriyet tarihinin en yüksek üretim miktarına ulaşılmıştır. Bu üretimin 627 bin tonu yetiştiricilikten, 410 bin tonu ise avcılıktan elde edilmiştir. Böylece toplam üretimimizin yaklaşık yüzde 60’ı yetiştiricilik yoluyla sağlanmıştır. 2025 yılında gerçekleştirilen 627 bin tonluk su ürünleri yetiştiriciliği üretiminin 441 bin tonu denizlerde, 186 bin tonu ise iç sularda yapılmıştır. Aynı yıl denizlerde 175 bin ton levrek, 165 bin ton çipura ve 75 bin ton alabalık, diğer adıyla Türk somonu; iç sularda ise 185 bin ton alabalık üretilmiştir. Denizlerdeki midye üretimi de 10 bin ton olarak gerçekleşmiştir. Su ürünleri yetiştiriciliği ve işleme teknolojilerindeki gelişmeler, sektörün büyümesiyle birlikte ihracatımıza da önemli ölçüde yansımıştır. 2002 yılında 27 bin ton olan su ürünleri ihracat miktarımız 11 kat artarak 2025 yılında 288 bin tona ulaşmıştır. İhracat değerimiz ise 97 milyon dolardan 24 kat artarak 2,3 milyar dolara yükselmiştir. Aynı yıl ithalatımız 142 bin ton ve 376 milyon dolar olarak gerçekleşirken, dış ticaret fazlamız 1,9 milyar dolar olarak kaydedilmiştir. Son beş yılda ihracat değerinde yüzde 100 artış sağlanması, sektörün güçlü bir büyüme ivmesi kazandığını açıkça göstermektedir.
En önemli ihracat kalemlerimizi yetiştiricilik yoluyla üretilen alabalık, çipura ve levrek ile avlandıktan sonra kafeslerde büyütülen mavi yüzgeçli orkinos oluşturmaktadır. Bunun yanında ülkemiz, Türk somonu markasıyla son yıllarda hızlı bir üretim ve ihracat ivmesi yakalayarak dünya pazarlarında önemli bir yer edinmiştir. 2025 yılında başta Avrupa Birliği ülkeleri, Rusya, İngiltere, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere 92 ülkeye su ürünleri ihracatı gerçekleştirilmiştir. Toplam ihracatımızın yüzde 40-45’i Avrupa Birliği ülkelerine yapılmaktadır.
Türk somonu, son yıllarda sektörümüzün en dikkat çekici başarı hikâyelerinden biri olmuştur. Bakanlığımızın yönlendirmeleri, üreticilerimizin yatırımları ve özel sektörümüzün dinamizmi sayesinde kısa sürede dünya pazarlarında bilinen, tercih edilen ve güven duyulan bir ürün haline gelmiştir. Bugün Türk somonu, birçok ülkede kalite ve güvenilirlikle özdeşleşen bir marka konumuna ulaşmıştır. Türk somonu üretimi son 10 yılda hızlı bir gelişme göstermiştir. 2016 yılında 5 bin ton olan üretim, 15 kat artarak 2025 yılında 75 bin tona ulaşmıştır. Üretimdeki bu gelişme önemli bir ihracat başarısını da beraberinde getirmiştir. Bugün yıllık 500 milyon dolar değerinde Türk somonu ihracatı yapılmakta; başta Rusya Federasyonu olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinin de aralarında bulunduğu yaklaşık 40 ülkeye ürün gönderilmektedir. Bu başarı yalnızca üretim miktarındaki artışla değil; ürün kalitesi, işleme kapasitesi, soğuk zincir altyapısı, ihracat kabiliyeti ve farklı pazarların taleplerine uygun ürün geliştirme becerisiyle elde edilmiştir.
Önümüzdeki dönemde temel hedefimiz, sürdürülebilir üretimi daha da güçlendirirken katma değeri yüksek ürünlere odaklanmaktır. Türk somonunda yakaladığımız başarıyı mersin balığı yetiştiriciliği ve “Türk Havyarı” markasıyla taçlandırmayı; üretim ve ihracatta ülkemizin küresel rekabet gücünü daha da artırmayı amaçlıyoruz.
2028 yılı hedefimiz ise bu başarıyı daha ileri bir seviyeye taşımaktır. Yetiştiricilik üretimimizi 750 bin tona, su ürünleri ihracatımızı ise 3 milyar doların üzerine çıkarmayı hedefliyoruz. Bu doğrultuda sürdürülebilir kaynak yönetimi, üretim planlaması, çevre dostu yetiştiricilik uygulamaları, yüksek katma değerli üretim, güçlü işleme sanayisi ve yeni ihracat pazarlarına erişim çalışmalarımızı kararlılıkla sürdüreceğiz. Amacımız, su ürünleri sektöründe elde ettiğimiz başarıyı kalıcı hale getirerek Türkiye’nin küresel rekabet gücünü ve dünya pazarlarındaki konumunu daha da güçlendirmektir.
Gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda lisanslı depoculuk açısından geldiğimiz noktayı aktarır mısınız?
Lisanslı depoculuk, bugün gelişmiş tarım ekonomilerinin en temel piyasa altyapılarından biri olarak kabul edilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Avustralya gibi ülkelerde uzun yıllardır uygulanan modern depolama sistemleri, yalnızca ürünlerin güvenli şekilde muhafaza edilmesini değil; standartlara göre sınıflandırılmasını, finansmana erişimi kolaylaştırmasını ve elektronik ürün senetleri aracılığıyla ticaretin güvenilir ve şeffaf bir zeminde yürütülmesini sağlamaktadır. Avrupa Birliği ülkelerinde de benzer şekilde depolama altyapısı, tarımsal piyasanın etkin işleyişinin temel unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye de son yıllarda bu alanda çok önemli bir dönüşüm gerçekleştirdik. Lisanslı depoculuğu yalnızca depolama kapasitesini artıran bir yatırım olarak değil, tarım piyasalarının kurumsallaşmasını sağlayan stratejik bir reform olarak görüyoruz. Bugün lisanslı depolarımızda ürünler, yetkili sınıflandırıcılar tarafından analiz edilmekte, kalite standartlarına göre sınıflandırılmakta ve elektronik ürün senetleri (ELÜS) aracılığıyla Türkiye Ürün İhtisas Borsası’nda güvenli ve şeffaf bir şekilde işlem görebilmektedir. Böylece üreticimiz ürününü hasat döneminde düşük fiyatla satmak zorunda kalmamakta, ELÜS’leri teminat göstererek finansmana erişebilmekte; sanayicimiz ise ihtiyaç duyduğu ürünü standardı belli ve izlenebilir bir yapıda temin edebilmektedir. Bu yönüyle sistem, yalnızca depolamayı değil, tarım ticaretinin tamamını dönüştüren bir piyasa altyapısı sunmaktadır.
Gelinen noktada ülke genelinde 53 ilde 370 farklı noktada faaliyet gösteren 273 lisanslı depo işletmesi ile yaklaşık 14,7 milyon tonluk depolama kapasitesine ulaşmış bulunuyoruz. Bunun yanında kuruluş izni verilen 167 yeni lisanslı depo işletmesinin de faaliyete geçmesiyle toplam kapasitemizin yaklaşık 24 milyon tona ulaşmasını öngörüyoruz. Bu ölçek, lisanslı depoculuğun ülkemizde artık pilot bir uygulama olmaktan çıkarak ulusal tarım piyasasının temel bileşenlerinden biri hâline geldiğini göstermekte.
Elbette gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında yalnızca fiziki kapasiteyi artırmak yeterli değildir. Asıl önemli olan, lisanslı depoculuk sisteminin kullanımının yaygınlaştırılması, ürün çeşitliliğinin artırılması, Elektronik Ürün Senedi piyasasının derinleştirilmesi ve finans sektörüyle entegrasyonunun daha da güçlendirilmesidir. Bu alanlarda kaydedilecek ilerleme, tarımsal piyasalarda fiyat oluşumunun daha öngörülebilir hâle gelmesine, üreticilerimizin risklerinin azalmasına ve tarım sektörümüzün rekabet gücünün artmasına önemli katkı sağlayacaktır.
Önümüzdeki dönemde hedefimiz yalnızca daha fazla depo inşa etmek değildir. Hedefimiz; lisanslı depoculuğu üretim planlaması, sözleşmeli üretim, dijital tarım uygulamaları ve Türkiye Ürün İhtisas Borsası ile birlikte değerlendiren entegre bir piyasa altyapısını daha da güçlendirmektir. Böylece hem üreticimizin gelir istikrarını artıracak hem de tarımsal ürün ticaretinde Türkiye’nin bölgesel bir merkez olma potansiyelini daha ileri seviyeye taşıyacağız.
Son yıllarda iklim değişikliğinin tarım sigorta alanına etkisini ve bu alandaki çalışmalarla ilgili bilgi verir misiniz?
İklim değişikliği, bugün tarım sektörünün karşı karşıya olduğu en önemli yapısal risklerden biridir. Artık yalnızca kuraklık değil; ani sıcaklık değişimleri, zirai donlar, dolu, aşırı yağış, sel, fırtına ve sıcak hava dalgaları gibi ekstrem hava olaylarının hem sıklığında hem de şiddetinde belirgin bir artış gözlemliyoruz. Dolayısıyla iklim değişikliğine uyum politikalarının en önemli araçlarından biri de etkin bir tarım sigortası sistemidir.
Bu anlayışla 2006 yılında uygulamaya aldığımız Tarım Sigortaları Havuzu (TARSİM), üreticilerimizin iklim kaynaklı risklere karşı korunmasını sağlayan en önemli mekanizmalardan biri hâline gelmiştir. Sistem sayesinde üreticilerimiz doğal afetler ve çeşitli riskler nedeniyle oluşabilecek gelir kayıplarına karşı güvence altına alınırken, devlet olarak sigorta primlerine ürün ve risk gruplarına göre yüzde 50 ile yüzde 70 arasında değişen oranlarda destek sağlıyoruz.
İklim değişikliğiyle birlikte risklerin niteliği de değiştiği için sigorta sistemimizi sürekli güncelliyor ve yeni ürünler geliştiriyoruz. Bu kapsamda 2022 yılında Gelir Koruma Sigortasını uygulamaya aldık. Bu modelde yalnızca üretim kayıpları değil, hasat sonrasında ürün fiyatının beklenen seviyeden farklı gerçekleşmesinden kaynaklanan gelir kayıpları da teminat kapsamına alınmaktadır. Gelir Koruma Sigortası ilk olarak buğday için uygulanmaya başlanmış, ardından arpa ve çavdar da kapsama alınarak sistem kademeli şekilde genişletilmiştir. Diğer taraftan, teknolojik gelişmeleri tarım sigortalarına entegre ederek hasar tespit süreçlerini daha objektif ve daha hassas hâle getiriyoruz. 2026 yılında Tekirdağ ilinde pilot olarak başlattığımız Parsel Bazlı Verim Sigortası uygulaması bunun önemli örneklerinden biridir. Bu modelde hasar değerlendirmeleri yalnızca saha gözlemlerine değil; biçerdöverlerden elde edilen verim ölçümleri, toprak verim grupları, meteorolojik veriler, ürün vejetasyon bilgileri ile coğrafi bilgi sistemleri ve uydu görüntülerinden elde edilen verilere dayandırılmaktadır. Böylece hem hasar tespitinde doğruluk oranını artırmayı hem de üreticilerimize daha hızlı ve daha güvenilir hizmet sunmayı hedefliyoruz.
Bitkisel üretimde risk yönetimini güçlendirmeye yönelik çalışmalarımız da devam ediyor. Özellikle zirai donların son yıllarda meyvecilik üzerindeki etkisinin artması nedeniyle, kayısı, şeftali, nektarin, erik, elma, armut, ayva, kiraz ve vişne gibi ürünlerde verim kayıplarını kapsayan yeni temel sigorta paketini uygulamaya aldık. Ayrıca bitkisel ürünlerde don teminatına ilişkin devlet prim desteğini 2025 yılında yüzde 70’e yükselterek üreticilerimizin bu riske karşı sigortalanmasını daha güçlü şekilde teşvik ettik. Önümüzdeki dönemde temel hedefimiz, tarım sigortalarını yalnızca meydana gelen zararları karşılayan bir mekanizma olmaktan çıkarıp, iklim değişikliğine uyum politikalarının ayrılmaz bir parçası hâline getirmektir. Uzaktan algılama teknolojileri, yapay zekâ destekli analizler, büyük veri uygulamaları ve dijital tarım altyapısını sigorta sistemleriyle daha güçlü biçimde entegre ederek hem riskleri daha doğru yönetmeyi hem de üreticilerimizin değişen iklim koşullarına karşı dayanıklılığını artırmayı amaçlıyoruz.
Geçen yıl yaşanan zirai don ve kuraklıkla önemi bir kez daha ortaya çıkan tarım sigortasının yaygınlaştırılmasını da önemsiyoruz. Tarım sigortası, iklim değişikliği kaynaklı üretim ve gelir kayıplarına çiftçilerimizi koruyacak önemli bir kalkan. Üretimde sürdürülebilirliği sağlamak ve maliyet artışlarını engelleyebilmek adına geçtiğimiz yıl tarım sigortalarına önemli yenilikler getirdik. Önümüzdeki yıllarda ise tarım sigortamızı her üreticinin, ortalama verime göre değil, kendi tarlasındaki verime göre tazminat almasını sağlayacak bir yapıya kavuşturmayı hedefliyoruz.
Jeotermal sera yatırımlarının önemini ve alandaki bakanlık hedeflerini aktarır mısınız?
Jeotermal sera yatırımları, Türkiye’nin yalnızca bugünkü üretim kapasitesini değil, gelecekteki gıda arz güvenliğini de doğrudan ilgilendiren stratejik yatırımlardır. İklim değişikliğinin, kuraklığın ve küresel tedarik krizlerinin tarımsal üretim üzerindeki baskısı artarken biz, üretimi mevsim şartlarına bağımlı olmaktan çıkaran yeni bir tarım altyapısı kuruyoruz.
Türkiye, yüksek teknolojili sera yatırımlarına uygun jeotermal kaynaklar bakımından Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden biridir. Bu büyük potansiyeli artık yer altında bekleyen bir kaynak olarak değil; üretime, istihdama, ihracata ve ekonomik değere dönüşen millî bir servet olarak görüyoruz.
Geleneksel seracılıkta toplam maliyetin yüzde 60-70’ine ulaşabilen ısıtma giderlerini jeotermal enerjiyle önemli ölçüde azaltıyoruz. Yüksek teknolojili ve topraksız üretim sistemleri sayesinde üretim dönemini 10-11 aya çıkarıyor, açık tarla üretimine göre 6-10 kat daha yüksek verim elde ediyoruz. Dekardan 50-55 tona ulaşan üretim kapasitesiyle daha az alandan daha fazla, daha kaliteli ve ihracata uygun ürün alıyoruz. Bakanlığımızın hedefi yalnızca sera kurmak değildir. Biz; üretim, işleme, paketleme, depolama, lojistik ve ihracatın aynı merkezde buluştuğu güçlü bir tarımsal üretim ekosistemi inşa ediyoruz. Marjinal ve atıl arazileri üretime kazandırıyor; yatırımcılarımıza altyapısı tamamlanmış, izin süreçleri hızlandırılmış, fizibilitesi hazırlanmış ve yatırım riski azaltılmış alanlar sunuyoruz. Bugün Türkiye genelinde yürüttüğümüz 61 Organize Tarım Bölgesi projesinin 16’sı, 14 ilimizde hayata geçirilen jeotermal kaynaklı Sera OTB’lerinden oluşmaktadır. Ağrı-Diyadin, Denizli-Sarayköy ve Aydın-Efeler’de üretim başlamıştır. 2026 yılı sonuna kadar Kayseri-Kocasinan, İzmir-Dikili, Kütahya-Simav, Balıkesir-Edremit, projelerimizi de faaliyete geçirmeyi hedefliyoruz. Bu yatırımlarla yaklaşık 7 bin dekar olan jeotermal sera varlığımızı beş katına çıkarmayı amaçlıyoruz. Ayrıca, MTA ile birlikte yürüttüğümüz bilimsel çalışmalar doğrultusunda jeotermal kaynak potansiyeli yüksek 9 yeni bölgeyi öncelikli yatırım havuzumuza aldık.
Yeni dönemde temel ilkemiz açıktır: İspatlanmış, yeterli ve sürdürülebilir jeotermal kaynak yoksa Jeotermal Sera OTB de olmayacaktır. Her yatırımımızı bilimsel veriye, güçlü fizibiliteye ve sürdürülebilir kaynak yönetimine dayandıracağız. Çevreyi ve kaynaklarımızın geleceğini de güvence altına alıyoruz. Jeotermal akışkanı kapalı çevrim sistemiyle kullanıyor, sera ısıtmasının ardından tamamını re-enjeksiyon yoluyla yeniden yer altına gönderiyoruz. Böylece hem temiz enerjiden yararlanıyor hem de jeotermal rezervlerin sürdürülebilirliğini koruyoruz.
Hedefimiz Türkiye’yi jeotermal seracılıkta Avrupa’nın üretim üssü hâline getirmek, yılın 12 ayı kesintisiz üretim yapmak ve Sera OTB’lerimizin ihracat değerini 2028 yılında 1 milyar dolara ulaştırmaktır.
Tarım ihracatında Türkiye’nin geldiği nokta ve gelecek hedeflerini aktarır mısınız?
Tarım sektörü, ülkemizin gıda arz güvenliğini sağlamasının yanında, dış ticaret dengemize katkı sunan ve uluslararası rekabet gücümüzü destekleyen stratejik sektörlerden biridir. Son yıllarda üretim planlaması, modern sulama yatırımları, bitki sağlığı hizmetleri, tarımsal Ar-Ge çalışmaları ve gıda sanayimizin gelişmesi sayesinde Türkiye, tarım ve gıda ürünleri ihracatında önemli bir ivme yakalamıştır. Bugün geldiğimiz noktada tarım yalnızca iç tüketimi karşılayan bir sektör değil, yüksek katma değer üreten ve küresel pazarlarda güçlü şekilde rekabet eden bir ekonomik yapı hâline gelmiştir. 2025 yılı itibarıyla tarım sektörü ihracatımız 36,4 milyar ABD dolarına ulaşarak Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıkmıştır. Bu performans, Türkiye’nin toplam mal ihracatının yaklaşık yüzde 15’ini oluşturmakta ve tarımın dış ticaretimiz açısından taşıdığı stratejik önemi açıkça ortaya koymaktadır.
Türkiye, birçok üründe dünya ölçeğinde güçlü bir üretici ve ihracatçı konumundadır. Dünya un ihracatındaki liderliğimizi uzun yıllardır korurken, makarna ihracatında dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alıyoruz. Fındık, kuru kayısı, kuru incir, taze incir, kuru üzüm ve ayva ürünlerinde dünya ihracatında lider konumdadır. Buğday unu ve bulgur ihracatında dünyada birinci, makarna ihracatında ikinci sıradadır. Su ürünleri yetiştiriciliğinde ise özellikle levrek, çipura ve alabalık ihracatında Avrupa’nın ve dünyanın önemli tedarikçileri arasında bulunuyoruz. Bu tablo, yalnızca üretim kapasitemizin değil, tarıma dayalı sanayimizin ve işleme teknolojilerimizin ulaştığı seviyenin de önemli bir göstergesidir.
Elbette günümüz koşullarında ihracat başarısını yalnızca miktar artışıyla değerlendirmek yeterli değildir. Küresel pazarlarda rekabet gücü; kalite, gıda güvenliği, izlenebilirlik, sürdürülebilir üretim ve lojistik kabiliyetleriyle birlikte şekillenmektedir. Bu nedenle Tarım ve Orman Bakanlığı olarak üretimden ihracata kadar tüm değer zincirini güçlendiren politikalar uyguluyoruz. Bitki sağlığı ve hayvan sağlığı altyapımızı geliştiriyor, dijital tarım uygulamalarını yaygınlaştırıyor, lisanslı depoculuk sistemini güçlendiriyor ve üretim planlamasıyla sanayimizin ihtiyaç duyduğu kaliteli ham madde arzını daha öngörülebilir hâle getiriyoruz.
Önümüzdeki dönemde temel hedefimiz, tarım ihracatımızın katma değerini artırmaktır. Ham ürün ihracatından ziyade işlenmiş ve markalı ürünlerin payını yükseltmeyi, coğrafi işaretli ürünlerimizin uluslararası pazarlardaki görünürlüğünü artırmayı ve yüksek gelir gruplarına hitap eden pazarlarda daha güçlü bir konum elde etmeyi amaçlıyoruz. Aynı zamanda iklim değişikliğine uyumlu üretim modelleri, sürdürülebilir tarım uygulamaları ve uluslararası kalite standartlarına uyum, ihracat stratejimizin temel bileşenlerini oluşturmaktadır.
Türkiye’nin sahip olduğu çeşitlilik, güçlü üretim altyapısı, gelişmiş gıda sanayisi ve stratejik coğrafi konumu, tarım ihracatı açısından önemli avantajlar sunmaktadır. Hedefimiz, bu avantajları daha etkin değerlendirerek yalnızca ihracat hacmini büyütmek değil; dünya pazarlarında daha yüksek katma değer üreten, güçlü markalara sahip ve sürdürülebilir üretim anlayışıyla öne çıkan bir tarım sektörü oluşturmaktır. İnanıyoruz ki üreticimizin emeği, sanayicimizin rekabet gücü ve bilim temelli politikalarımız sayesinde Türkiye, küresel tarım ve gıda ticaretindeki konumunu önümüzdeki yıllarda daha da güçlendirecektir.
Üretim planlaması uygulaması, Türkiye tarımı açısından son yılların en önemli yapısal reformlarından biri olarak değerlendiriliyor. Bu sistemin ilk uygulama sonuçları sahada nasıl karşılık buldu?
Tarımsal Üretim Planlaması, son yıllarda ülkemiz tarımında hayata geçirilen en önemli yapısal reformlardan biri olarak uygulamaya alınmıştır. Hayvansal üretim ve su ürünleri planlaması 1 Ocak 2024’te, bitkisel üretim planlaması ise 1 Eylül 2024 tarihinde uygulamaya alınmıştır. Böylece üretimin, iklim değişikliği, su kaynaklarının durumu ve ülkemizin gıda arz güvenliği hedefleri doğrultusunda yönlendirilmesi sağlanmıştır.
Tarımsal Üretim Planlamasının ilk uygulama sonuçları, üreticilerimizin planlı üretim yaklaşımını benimsediğini ve sistemin sahada olumlu karşılık bulduğunu göstermektedir. Üreticilerimiz, hangi ürünün hangi bölgede destekleneceğini ve hangi üretim deseninin sürdürülebilir olduğunu önceden öngörebilmekte böylece üretim kararlarını daha sağlıklı almalarına, yatırım planlarını daha güvenle yapmalarına ve belirsizliklerin azalmasına katkı sağlamaktadır. Üretimin planlı şekilde yönlendirilmesi sayesinde hem kaynakların daha verimli kullanılması hem de üreticilerimizin gelir istikrarının güçlendirilmesi hedefi doğrultusunda önemli mesafe alınmıştır.
Bitkisel üretim planlamasında su kaynaklarının korunması temel önceliklerden biri olmuştur. Özellikle yer altı su kaynaklarının baskı altında olduğu bölgelerde suyun etkin ve verimli kullanılmasını sağlayacak ürün desenleri belirlenmiş; bu kapsamda buğday, arpa, dane mısır, yağlık ayçiçeği, aspir, kanola, soya, kütlü pamuk, nohut, kuru fasulye, mercimek, patates, kuru soğan ile yem bitkileri ürün grubu planlama kapsamına alınmıştır. Bu ürünler için ülkesel asgari ve azami üretim miktarları belirlenmiş, havza bazlı üretim planlaması yapılmış, su kısıtı bulunan 52 ilçe tespit edilmiş ve münavebe ile yeni meyve bahçesi tesisine ilişkin kurallar uygulamaya konulmuştur.
Planlı üretim kapsamında havzalarda yetiştirilecek ürünler belirlenirken toprak yapısının yanı sıra, su varlığı, sulama imkânları ve topoğrafik özellikler de dikkate alınmıştır. Sürdürülebilir üretimi desteklemek amacıyla desteklemelerden yararlandırılmasında münavebe kuralları uygulanmaya başlanmış, yeni meyve bahçesi tesislerinde ise yüzde 6 eğim şartı getirilerek verimli tarım arazilerinin korunması hedeflenmiştir.
Hayvansal üretimde hayvan varlığı ve verimlilik artışını sağlayacak şekilde ürünler belirlenmiş; kırmızı et, çiğ süt, kanatlı eti ve yumurta üretimi planlama kapsamına alınmıştır. Su kısıtı durumu, mera varlığı/kapasitesi, kaba yem üretim potansiyeli, hayvansal ürün işleme kapasitesi ve yetiştirici alışkanlıkları esas alınarak süt hayvancılığı, besi hayvancılığı, küçükbaş ve kanatlı yetiştiriciliği bölgeleri belirlenmiştir.
Su ürünleri üretim planlamasında, arz-talep ve koruma kullanma dengesi gözetilerek yetiştiricilikte ve avcılıkta türler belirlenmiştir. Yetiştiricilikte 5, avcılıkta 12 tür planlama kapsamına alınmıştır.
Tarımsal Üretim Planlaması yalnızca üretimi yönlendirmemekte, aynı zamanda üreticiyi destekleyen tamamlayıcı ve yönlendirici unsurlarla güçlendirilmiş bütüncül bir model olarak uygulanmaktadır. Üretim planlamasına uygun üretim yapan üreticiler kredi ve finansman uygulamalarında faiz ve kâr payı indirimlerinden yararlanabilmektedir. Sözleşmeli üretimde hem üreticilere hem de sözleşmeli üretim yaptıran gerçek ve tüzel kişilere ilave finansman avantajları sağlanmaktadır. Tarım sigortalarında prim indirimi uygulanırken, kırsal kalkınma ve hibe programlarında üretim planlaması gelişim bölgelerine öncelik verilmektedir.
Bunun yanında kadınlar, gençler ve tarımsal amaçlı örgütler için pozitif ayrımcılık uygulanmakta; tarıma dayalı ihtisas organize sanayi bölgelerindeki yatırımlar öncelikli olarak desteklenmektedir. e-Devlet üzerinden başvuru süreçlerinin kolaylaştırılması ve fiilen üretim yapılan alanların taahhütname ile kayıt altına alınabilmesi sayesinde, mülkiyet ve miras sorunları nedeniyle kayıt dışı kalan çok sayıda tarım arazisi sisteme kazandırılmıştır. Hayvansal üretimde aile işletmelerini güçlendirmeye yönelik ilave destekler sağlanırken, kadınların işletme yönetimindeki rolünü artıran ve gençlerin üretimde kalmasını teşvik eden uygulamalar da üreticiler tarafından olumlu karşılanmaktadır. Küçük ölçekli balıkçılıkta kadın gemi sahiplerine sağlanan ilave destek de bu yaklaşımın önemli örneklerinden biridir.
Üretim planları üç yıllık dönemler için hazırlanmakta ve her yıl güncellenmektedir. Böylece planlama; değişen iklim koşulları, piyasa gelişmeleri ve üretim ihtiyaçları doğrultusunda dinamik şekilde geliştirilmektedir.
Bugün gelinen noktada Tarımsal Üretim Planlaması; sade, anlaşılır ve uygulanabilir yapısı, destekleme politikalarıyla uyumu ve üreticiyi teşvik eden tamamlayıcı mekanizmaları sayesinde sahada güçlü bir kabul görmüştür. Üreticilerimiz planlı üretimin sağladığı öngörülebilirlikten, desteklere erişim kolaylığından ve kaynakların daha verimli kullanılmasına katkı sağlayan uygulamalardan memnuniyet duymaktadır. Böylece hem üreticimizin gelirini ve rekabet gücünü artıran hem de ülkemizin gıda arz güvenliğini, doğal kaynaklarını ve sürdürülebilir üretim yapısını güçlendiren kalıcı bir üretim modeli oluşturulmaktadır.
Bakanlık olarak kırsal kalkınmayı sadece tarımsal destekler değil, istihdam, dijitalleşme, girişimcilik ve yaşam kalitesi açısından da nasıl ele alıyorsunuz? Önümüzdeki dönemde kırsal alanları gençler için daha cazip hale getirecek yeni politika ve uygulamalar neler olacak?
Kırsal kalkınmayı yalnızca tarımsal üretimin desteklenmesi olarak değil; ekonomik çeşitlilik, istihdam, girişimcilik, dijitalleşme, doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi ve yaşam kalitesini birlikte ele alan bütüncül bir kalkınma yaklaşımı olarak değerlendiriyoruz. Çünkü güçlü bir tarım sektörü ancak ekonomik ve sosyal açıdan canlı kırsal alanlarla mümkündür. Bu nedenle politikalarımızı üreticilerin gelirini artırmanın yanı sıra kırsalda yatırım ortamını iyileştiren, teknolojik dönüşümü hızlandıran ve genç nüfus için yeni fırsatlar oluşturan bir perspektifle şekillendiriyoruz.
Bu yaklaşımın önemli araçlarından biri, 2004 yılında Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla uygulamaya alınan sübvansiyonlu yatırım ve işletme kredileri olmuştur. Özellikle belirli yatırım konularında uygulanan faizsiz veya düşük faizli finansman imkânları, kırsal alanda yatırım kapasitesinin artırılmasına ve modern işletmelerin yaygınlaşmasına önemli katkı sağlamaktadır.
2006 yılından bu yana uygulanan Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı ise kırsal kalkınma politikamızın temel bileşenlerinden biridir. Program kapsamında mikro, küçük ve orta ölçekli işletmeler desteklenmekte; kırsalda alternatif gelir kaynaklarının geliştirilmesi, tarımsal üretimde yeni teknolojilerin kullanımının yaygınlaştırılması, kırsal ekonomik altyapının güçlendirilmesi, veri temelli üretim ve akıllı tarım uygulamalarının teşvik edilmesi ile yenilikçi yatırımların desteklenmesi hedeflenmektedir. Böylece kırsal alanlarda yalnızca üretim kapasitesi değil, rekabet gücü ve katma değer de artırılmaktadır.
2026 yılında uygulamaya aldığımız önemli yeniliklerden biri de Kırsal Kalkınma Yatırımları Programı bütçesinin en az yüzde 20’sinin genç ve kadın girişimcilere tahsis edilmesidir. Bu düzenleme, kırsalda girişimcilik ekosistemini güçlendirmeyi, gençlerin kendi işletmelerini kurmalarını teşvik etmeyi ve kadınların ekonomik hayata katılımını daha da artırmayı amaçlamaktadır.
Kırsal kalkınmanın temel unsurlarından biri de iklim değişikliğine uyum sağlayan üretim altyapısının oluşturulmasıdır. Bu kapsamda 2007 yılından itibaren yürütülen Tasarruflu Sulama Sistemlerinin Desteklenmesi Programı ile akıllı sulama sistemleri, damla sulama, yağmurlama, mikro yağmurlama, yüzey altı damla sulama, lineer ve center pivot sistemleri, tamburlu sulama ile güneş enerjili sulama sistemleri gibi modern teknolojilere hibe desteği sağlanmaktadır. Su kaynaklarının daha etkin kullanılması ve dijital sulama teknolojilerinin yaygınlaştırılması hem üretim verimliliğini artırmakta hem de iklim değişikliğine karşı tarımsal direnci güçlendirmektedir.
Diğer önemli politika aracımız ise Avrupa Birliği tarafından finanse edilen IPARD Programıdır. 2011 yılında 42 ilde uygulanmaya başlayan program, 2024 yılı itibarıyla 81 ilin tamamına yaygınlaştırılmıştır. Program kapsamında tarım ve gıda sanayi işletmelerinin modernizasyonu, çevrenin korunması, hayvan refahının geliştirilmesi, AB standartlarında üretim altyapısının oluşturulması ve kırsal ekonomik faaliyetlerin çeşitlendirilmesi desteklenmektedir. Türkiye’nin IPARD I döneminde yüzde 99,4, IPARD II döneminde ise yüzde 99,7 fon kullanım oranına ulaşarak aday ülkeler arasında en başarılı uygulayıcı ülke konumuna gelmesi, kurumsal kapasitemizin ve proje uygulama başarımızın önemli bir göstergesidir. Ayrıca 2024 yılında IPARD III Programı bütçesinin 555 milyon avrodan 786 milyon avroya yükseltilmesi, önümüzdeki dönemde kırsal yatırımların daha güçlü şekilde desteklenmesine imkân sağlayacaktır.
Önümüzdeki dönemde temel önceliğimiz, kırsal alanları gençler için yalnızca üretim yapılan yerler değil; teknoloji kullanılan, yenilikçi girişimlerin geliştiği, gelir düzeyi yüksek ve yaşam kalitesi güçlü cazibe merkezleri hâline getirmektir. Bu doğrultuda dijital tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması, veri temelli üretim sistemlerinin geliştirilmesi, akıllı tarım teknolojilerinin kullanımının artırılması, yenilenebilir enerji yatırımlarının desteklenmesi, tarımsal sanayinin güçlendirilmesi ve kırsalda girişimcilik ekosisteminin geliştirilmesine yönelik çalışmalarımız kararlılıkla sürdürülecektir. Kırsal kalkınmayı yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılayan değil, iklim değişikliğine uyumlu, rekabet gücü yüksek ve sürdürülebilir bir üretim yapısını destekleyen uzun vadeli bir dönüşüm süreci olarak değerlendiriyoruz.
