TÜRKLİM Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Erçelik: “COP31’in Türkiye’de Düzenlenmesi Önemli Bir Fırsat”

Türkiye’nin limanları yeşil dönüşüm, elektrifikasyon, enerji verimliliği ve dijitalleşme alanlarında önemli yatırımlara hazırlanıyor. Ancak dönüşümün başarısı yalnızca liman işletmecilerinin yapacağı yatırımlara değil; gemilerin teknik hazırlığına, elektrik şebekesinin kapasitesine, düzenleyici çerçevenin öngörülebilirliğine ve yatırımların ekonomik olarak sürdürülebilir olmasına da bağlı.

TÜRKLİM Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Erçelik, Türkiye’nin 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da ev sahipliği yapacağı COP31’in, ülkemizin iklim politikaları açısından olduğu kadar limancılık ve denizcilik sektörünün dönüşümü bakımından da önemli bir fırsat sunduğunu belirtiyor. Erçelik; yeşil dönüşümün teknoloji, finansman, enerji güvenliği ve rekabetçilik boyutlarının birlikte ele alınması gerektiğine dikkat çekerken, liman yatırımlarında “yükümlülük ile ekonomik sürdürülebilirlik arasındaki dengenin” kurulmasının önemini vurguluyor.

COP31’in Türkiye’de düzenlenecek olması oldukça önemli bir gelişme. Konuyla ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?

Elbette. İklim değişikliğiyle mücadele artık yalnızca çevre politikalarının konusu olmaktan çıktı; enerji, sanayi, ulaştırma, finansman ve uluslararası ticaret politikalarının önemli belirleyicilerinden biri haline geldi.

Paris Anlaşması çerçevesinde ülkeler kendi ulusal katkı beyanlarını ve dönüşüm yol haritalarını oluştururken, şirketler ve sektörler de karbon ayak izlerini azaltmaya yönelik stratejiler geliştiriyor. Önümüzdeki dönemde karbon fiyatlandırması, emisyon ticaret sistemleri, sınırda karbon düzenlemeleri, sürdürülebilir finansman kriterleri ve emisyon raporlama standartlarının şirketlerin rekabet gücü üzerinde çok daha belirleyici olacağını düşünüyorum.

Bu nedenle COP31’in Türkiye’de gerçekleştirilmesi yalnızca diplomatik açıdan değil, Türkiye’nin kendi yeşil dönüşümünü uluslararası kamuoyuna anlatması açısından da son derece önemli. Antalya’da düzenlenecek COP31’in, Türkiye açısından söylemin ötesine geçerek yatırım, teknoloji, finansman ve uygulama odaklı somut sonuçlara dönüşmesi gerektiğini düşünüyorum.

İnovasyon ve teknolojiden bahsettiniz. Bu alanlarda yeterli bir gelişimden söz edebilir miyiz?

Önemli bir teknolojik gelişim var. Ancak enerji dönüşümü doğrusal ilerleyen bir süreç değil. Enerji güvenliği, jeopolitik krizler, tedarik zinciri sorunları, teknoloji maliyetleri ve finansmana erişim zaman zaman ülkelerin önceliklerini yeniden değerlendirmesine neden olabiliyor.

Örneğin bir dönem enerji dönüşümü tartışmalarının merkezinde ağırlıklı olarak rüzgâr ve güneş bulunurken, bugün nükleer enerjinin düşük karbonlu elektrik sistemlerindeki rolü yeniden çok daha güçlü biçimde tartışılıyor. Burada terminolojiye de dikkat etmek gerekiyor: nükleer enerji yenilenebilir enerji değildir; ancak yaşam döngüsü emisyonları bakımından düşük karbonlu bir enerji kaynağıdır. Avrupa Birliği de belirli nükleer faaliyetleri sıkı teknik koşullar altında sürdürülebilir finans taksonomisine dahil etmiş durumda.

Dolayısıyla geleceğin enerji sisteminde tek bir teknoloji yerine; yenilenebilir enerji, depolama, şebeke yatırımları, enerji verimliliği, nükleer enerji, alternatif yakıtlar ve dijital enerji yönetiminin birlikte değerlendirildiği daha karma bir yapı göreceğimizi düşünüyorum.

Bu çerçeveden bakıldığında konunun politize olduğunu söyleyebilir miyiz?

İklim değişikliğinin bilimsel temeli ile iklim politikalarının nasıl tasarlanacağı konusunu birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bilim bize sorunun niteliğini ve olası sonuçlarını ortaya koyuyor; ancak hangi teknolojinin ne ölçüde destekleneceği, maliyetin kimler tarafından karşılanacağı, hangi takvimin uygulanacağı ve ülkeler arasındaki yük paylaşımının nasıl yapılacağı siyasi ve ekonomik kararların konusu.

Dolayısıyla iklim politikalarının jeopolitikten, sanayi politikalarından ve uluslararası rekabetten tamamen bağımsız olması mümkün değil.

Bugün Avrupa Birliği; karbon piyasası, sınırda karbon düzenlemeleri, sürdürülebilir finansman, denizcilik yakıtları ve alternatif yakıt altyapısı gibi araçlarla küresel ticaret üzerinde önemli bir düzenleyici etkiye sahip. Bu çerçevenin başarısı açısından standartların bilimsel verilere dayanması, şeffaf, ölçülebilir ve mümkün olduğunca teknoloji tarafsız olması; aynı zamanda ülkelerin ve sektörlerin farklı başlangıç koşullarını dikkate alması önem taşıyor.

Tuna Nehri’nde yaşanan rekor düşük su seviyelerinin bölgedeki enerji altyapısını, hatta bazı nükleer santrallerin çalışmalarını etkilemesi de enerji sistemlerinin iklim koşullarına ne kadar bağımlı olabileceğini gösteriyor. Bu açıdan değerlendirdiğinizde ne söylemek istersiniz?

Bu gerçekten önemli bir örnek. 2026 yazında Tuna’daki rekor düşük su seviyeleri Romanya’daki Cernavodă Nükleer Santrali’nin reaktörlerinin devre dışı kalmasına yol açtı; Macaristan’daki Paks santralinde de üretimin ciddi biçimde azaltılması ve işletmenin devamı için olağanüstü tedbirler alınması gündeme geldi.

Bu bize önemli bir şey söylüyor: Enerji dönüşümünde hiçbir teknoloji tek başına bütün riskleri ortadan kaldırmıyor. Enerji güvenliği ile iklim politikalarını birlikte düşünmek, sistem dayanıklılığını artırmak ve farklı teknolojileri dengeli biçimde kullanmak gerekiyor.

COP gibi platformların önemi de burada ortaya çıkıyor. Küresel hedefler belirlenirken ülkelerin farklı enerji kaynakları, ekonomik yapıları, gelişmişlik düzeyleri ve enerji güvenliği ihtiyaçlarının dikkate alınması gerekiyor.

Diğer taraftan büyük ekonomilerin politikalarındaki değişiklikler küresel iklim yönetişimini doğrudan etkiliyor. ABD’nin Paris Anlaşması’ndan ikinci kez çekilmesi 27 Ocak 2026 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu tür politika değişiklikleri, şirketlerin ve yatırımcıların uzun vadeli kararlarını da zorlaştırıyor. O nedenle iklim politikalarında mümkün olduğunca uzun vadeli, öngörülebilir ve uluslararası düzeyde uyumlu bir çerçeveye ihtiyaç var.

Bilim de birçok alanda yeni bulgularla birlikte eski yaklaşımlarını gözden geçirmiyor mu?

Elbette bilim sürekli gelişir. Ancak bilimsel gelişme ile siyasi söylemlerdeki değişimi birbirinden ayırmak gerekiyor. Bilimin gücü zaten yeni kanıtlar ortaya çıktığında mevcut bilgiyi sorgulayabilmesi ve gerektiğinde revize edebilmesidir.

Bugünün asıl sorunlarından biri bilgi kirliliği. Sosyal medya ve artık yapay zekâ tarafından üretilen içerikler sayesinde bir görüşü çok hızlı biçimde yaygınlaştırmak mümkün. Bu nedenle doğrulanabilir veri, bilimsel yöntem ve güvenilir raporlama her zamankinden daha önemli hale geliyor.

Burada greenwashing, yani “yeşil aklama” konusu da önem kazanıyor. Bir şirketin gerçekte çevresel performansında önemli bir değişiklik yapmadan yalnızca iletişim faaliyetleriyle kendisini olduğundan daha sürdürülebilir göstermesi artık çok daha yakından sorgulanıyor.

Avrupa Birliği de bu konuda mevzuatını sıkılaştırıyor. Genel, belirsiz veya kanıtlanamayan “yeşil”, “çevre dostu” gibi çevresel iddialara yönelik kısıtlamalar getiriliyor ve çevresel beyanların doğrulanabilir olması isteniyor. İlgili AB kuralları 27 Eylül 2026’dan itibaren uygulanmaya başlayacak.

Bizim ihtiyacımız olan şey, logonun yanına yeşil bir yaprak koymak değil; ölçülebilir, raporlanabilir ve doğrulanabilir çevresel performanstır.

Bir çifte standarttan bahsedebilir miyiz?

Böyle bir riskin varlığından söz edebiliriz. Özellikle geçiş maliyetlerinin ülkeler, sektörler ve şirketler arasında nasıl paylaşılacağı çok kritik bir konu.

Bir taraftan gelişmiş ekonomiler kendi sanayilerini desteklemek için çok büyük teşvikler verebilirken diğer taraftan gelişmekte olan ekonomilerden aynı dönüşüm takvimine uymalarını beklemek ciddi rekabet sorunları yaratabilir. Benzer şekilde, aynı çevresel standardın farklı coğrafyalara ve farklı ekonomik yapılara hiçbir uyarlama yapılmadan uygulanması da adaletsizlik algısı oluşturabilir.

Bu nedenle COP süreçlerinde yalnızca hedef koymak değil; iklim finansmanı, teknoloji transferi, adil geçiş, kapasite geliştirme ve uygulamanın finansmanı gibi konuların da aynı ağırlıkla ele alınması gerekiyor.

Son yıllarda COP süreçlerinde “taahhütten uygulamaya geçiş” vurgusunun güçlenmesini olumlu buluyorum. COP31’in de bu anlamda uygulama ve sonuç odaklı bir toplantı olması Türkiye açısından önemli bir fırsat olacaktır.

Türkiye yenilenebilir enerji konusunda son yıllarda önemli adımlar attı. 2026 yılı itibarıyla yenilenebilir kaynakların elektrik kurulu gücündeki payının yüzde 60’ın üzerine çıktığını görüyoruz. Bu gelişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye bu alanda gerçekten önemli bir mesafe katetti. 2026 yılı Nisan ayı itibarıyla yenilenebilir enerji kaynakları Türkiye’nin toplam elektrik kurulu gücünün yüzde 62,5’ini oluşturuyor.

Ancak burada kurulu güç ile fiili elektrik üretimini ve toplam birincil enerji tüketimini birbirinden ayırmak gerekiyor. Yenilenebilir kurulu gücün artması son derece olumlu; bundan sonraki aşamada ise depolama, elektrik iletim ve dağıtım altyapısı, şebeke esnekliği ve arz güvenliği daha fazla önem kazanacak.

Nükleer enerjiyi de yenilenebilir enerjinin içine koymamak gerekiyor. Akkuyu devreye girdiğinde sistemimize düşük karbonlu ve sürekli üretim kapasitesi ekleyecek. Ancak Ağustos 2026 itibarıyla henüz elektrik üretimine başlamış değil; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ilk elektriğin 2026 yılı sonuna kadar üretilmesini hedeflediğini açıkladı.

Beni özellikle memnun eden diğer gelişme ise denizüstü rüzgâr enerjisinde atılan adımlar. Türkiye’nin bu alanda ciddi bir potansiyeli var ve bunun değerlendirilmesi, enerji sektörü kadar limancılık ve denizcilik sektörü açısından da yeni bir sanayi ve lojistik ekosistemi oluşturabilir.

Denizüstü rüzgâr YEKA çalışmalarında önemli adımlar atılıyor. Limanlarımızı da doğrudan ilgilendirecek bu süreçle ilgili değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Denizüstü rüzgâr enerjisi, limanlardan bağımsız planlanabilecek bir yatırım modeli değil. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 13 Mayıs 2026 tarihinde denizüstü rüzgâra yönelik aday YEKA alanlarını ilan etti; ilk denizüstü YEKA yarışmasının ise izin süreçlerinin tamamlanmasının ardından gerçekleştirilmesi planlanıyor. Dolayısıyla süreç henüz yarışmanın tamamlandığı bir aşamada değil.

Denizüstü rüzgâr projelerinde liman; yalnızca malzemenin gemiye yüklendiği bir nokta değildir. Türbin bileşenlerinin depolanması, ağır yük operasyonları, montaj ve entegrasyon, proje kargo taşımacılığı, kurulum gemilerinin desteklenmesi, operasyon ve bakım faaliyetleri, personel ve servis transferleri ve ileride söküm faaliyetleri için farklı niteliklerde liman altyapısına ihtiyaç duyulur.

Dünyadaki uygulamalarda da marshalling/staging, montaj ve entegrasyon, üretim ve operasyon-bakım limanlarının farklı görevler üstlenebildiğini görüyoruz. Liman ve kıyı altyapısının offshore rüzgâr projelerinin inşaat ve işletme döneminde temel unsurlardan biri olduğu uluslararası çalışmalarda açık biçimde ortaya konuluyor.

Dolayısıyla hangi offshore sahasının geliştirileceği değerlendirilirken uygun liman altyapısının da eş zamanlı olarak değerlendirilmesi gerekir. Aksi halde enerji projesinin ihale takvimi ile limanların yatırım, izin ve inşaat takvimleri birbirinden kopabilir.

Limanlar daha sonra projeye dahil edilse olmaz mı?

Bence en önemli meselelerden biri tam olarak bu. Liman yatırımları kısa sürede hayata geçirilebilen yatırımlar değildir.

Bir offshore rüzgâr projesi için kullanılacak limanda; geniş ve kesintisiz geri saha, çok yüksek zemin taşıma kapasiteleri, yeterli rıhtım uzunluğu ve su derinliği, ağır kaldırma imkanları, geniş dönüş ve erişim alanları, gerektiğinde özel depolama ve montaj sahaları gibi son derece spesifik fiziksel özelliklere ihtiyaç duyulabilir.

Mevcut limanın bu şartları karşılamaması halinde imar planından ÇED süreçlerine, izinlerden mühendislik projelerine, inşaat ve ekipman yatırımlarına kadar uzun bir hazırlık dönemi gerekir.

Bir limandan henüz proje veya kullanım garantisi verilmeden yüz milyonlarca dolara ulaşabilecek yatırımlar yapmasını beklemek de gerçekçi değildir. Çünkü offshore proje başka bir limanı tercih ederse yapılan yatırımın atıl kalması, yani stranded asset – atıl yatırım riski ortaya çıkar.

Bu nedenle dünyadaki örneklerde liman planlaması ile offshore rüzgâr proje planlamasının mümkün olduğunca erken aşamada birbirine bağlandığını görüyoruz.

Türkiye açısından da yarışma modeli oluşturulurken “önce enerji yatırımcısını seçelim, limanı daha sonra buluruz” yaklaşımı yerine; enerji sahası, liman kapasitesi, lojistik zincir, şebeke bağlantısı ve yatırım takviminin bir bütün olarak değerlendirilmesini daha doğru buluyoruz.

COP31’e yetiştirilecek hedeflerin olması elbette önemli; ancak uzun vadeli altyapı yatırımlarında takvim baskısının teknik ve ekonomik fizibilitenin önüne geçmemesi gerekir.

Borusan olarak hem enerji alanında faaliyet gösteriyorsunuz hem de bir limanınız bulunuyor. Bu durum sizin için bir avantaj sağlamıyor mu?

Borusan Grubu açısından bakıldığında önemli bir bilgi ve deneyim birikimimiz var. Borusan olarak bir Alman Şirketi ile Enerji ortaklığı sürdürüyoruz. Bu girişim tamamen yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı bir üretim portföyüne sahip; aynı zamanda Borusan Port da genel kargo, proje kargo, konteyner ve araç elleçleme alanlarında faaliyet gösteriyor.

Dolayısıyla enerji ve limancılık tarafını birlikte değerlendirebilecek bir yapımız mevcut. Ancak tam da bu deneyim bize şunu gösteriyor: Altyapıya sahip olmak tek başına yeterli değil. Yatırım yapacağınız projenin ölçeğini, teknolojisini, zamanlamasını, limanın hangi fonksiyonu üstleneceğini ve yatırımın hangi süreyle kullanılacağını bilmeniz gerekiyor.

Özellikle denizüstü rüzgâr yatırımlarında yatırımcı, liman işletmecisi ve kamu idaresinin daha projenin erken aşamalarında aynı masada bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Limanlarımız yeşil dönüşüm çalışmalarında yeterli mesafe kat edebildi mi?

Limanlarımız bu konuda önemli çalışmalar yürütüyor. Ekipman elektrifikasyonu, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kullanımı, dijital operasyon yönetimi, atık yönetimi ve emisyonların ölçülmesi gibi birçok alanda yatırımlar yapılıyor.

Ancak limanı yalnızca kendi saha sınırları içerisindeki ekipmanlardan ibaret görmemek gerekiyor. Liman; gemi, terminal, enerji altyapısı, karayolu, demiryolu ve lojistik zincirinin birlikte çalıştığı bir ekosistemdir.

Bu kapsamda bugün en önemli konulardan biri kıyı elektriği – Onshore Power Supply (OPS). Gemiler limanda beklerken elektrik ihtiyaçlarını çoğunlukla kendi yardımcı makinelerinden karşılıyor. OPS sayesinde uygun gemiler yardımcı makinelerini devreden çıkararak elektrik ihtiyaçlarını karadan sağlayabiliyor. Böylece liman çevresindeki NOx, SOx ve partikül madde emisyonları önemli ölçüde azaltılabiliyor; elektrik kaynağının karbon yoğunluğuna bağlı olarak sera gazı emisyonlarında da düşüş sağlanabiliyor.

Türkiye’de Yeşil Liman düzenlemesi 24 Mart 2026 tarihinde önemli ölçüde genişletildi. Yeni inşa edilecek belirli kıyı tesisleri ve toplam alanını yüzde 25’ten fazla genişletecek tesisler için Yeşil Liman Sertifikası zorunlu hale gelirken, yılda ortalama 100 ve üzeri kruvaziyer gemi kabul eden kıyı tesisleri için 31 Aralık 2028, 100 bin TEU ve üzeri konteyner elleçleyen tesisler için ise 31 Aralık 2030 tarihleri getirildi. Teknik kriterlerde gemilere elektrik sağlanmasına yönelik sistemlerin TS IEC/IEEE 80005 standardıyla uyumuna ilişkin hükümler de bulunuyor.

Burada bizim özellikle üzerinde durduğumuz konu şu: Liman tarafındaki altyapı yatırımı ile gemi tarafındaki kullanım zorunluluğu, gemilerin teknik hazırlığı, elektrik şebekesi kapasitesi ve elektrik fiyatlandırması eş zamanlı planlanmalıdır.

Liman milyonlarca dolarlık OPS yatırımı yapar, ancak geminin bağlanma zorunluluğu veya ekonomik teşviki olmazsa sistemin kullanım oranı çok düşük kalabilir. Bu durumda çevresel hedefe ulaşamadığımız gibi yatırımın geri dönüşü de mümkün olmaz.

Avrupa’daki uygulamalarda gemilerin kıyı elektriğine bağlanmasına ilişkin zorunluluklar bulunuyor mu?

Evet. Avrupa Birliği burada liman altyapısı ile gemi yükümlülüğünü birlikte düzenleyen bir sisteme doğru ilerliyor.

FuelEU Maritime kapsamında, belirli konteyner ve yolcu gemilerinin 1 Ocak 2030’dan itibaren, AFIR kapsamındaki ilgili AB limanlarında rıhtımda bulundukları sürede kıyı elektriği veya eşdeğer sıfır emisyonlu bir teknoloji kullanmaları gerekecek. 2035’ten itibaren yükümlülük OPS altyapısı geliştiren diğer AB limanlarına da genişleyecek.

Burada önemli bir düzeltme yapmak gerekir: sistemi basitçe “bağlanmayan gemi vergi ödüyor” şeklinde tarif etmek doğru olmaz. AB modeli; liman tarafındaki altyapı hedeflerini AFIR ile, gemi tarafındaki kullanım ve sera gazı yoğunluğu yükümlülüklerini ise FuelEU Maritime gibi düzenlemelerle birbirine bağlayan daha kapsamlı bir düzenleyici yapı oluşturuyor.

Türkiye’nin de kendi koşullarına uygun fakat liman ve gemi tarafını birlikte ele alan dengeli bir model geliştirmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bu durumda limanların yaptığı yatırımların ekonomik geri dönüşü nasıl sağlanacak?

Bu noktada tek bir araç yeterli değil. Bütüncül bir finansman ve düzenleme modeli gerekiyor.

Birincisi, yatırım yapılan altyapının kullanılmasını sağlayacak talep tarafı düzenlemeleri oluşturulmalı. Yani belirli gemi tipleri ve limanlar için uygun geçiş takvimleriyle kıyı elektriği kullanımını teşvik eden veya zorunlu kılan mekanizmalar değerlendirilmelidir.

İkincisi, OPS yatırımlarının ilk yatırım maliyeti son derece yüksek. Bu nedenle hibe, düşük faizli uzun vadeli finansman, yatırım teşviki ve uluslararası yeşil finansman kaynaklarının devreye alınması gerekir.

Üçüncüsü, elektrik tarifesi son derece kritik. Geminin kendi yardımcı makinesinde ürettiği elektriğin maliyeti, limandan alacağı elektrikten daha düşük olduğu sürece gönüllü kullanımın yaygınlaşmasını beklemek gerçekçi değildir.

Dördüncüsü, yalnızca limanın değil elektrik şebekesinin de hazırlanması gerekir. Büyük bir konteyner veya kruvaziyer gemisine kıyı elektriği sağlamak ciddi güç gerektirebilir. Dolayısıyla liman yatırımının yanında dağıtım ve iletim altyapısı da planlanmalıdır.

Bizim TÜRKLİM olarak beklentimiz, dönüşümün gerekliliğinin sorgulanması değil; dönüşümün doğru tasarlanmasıdır.

Limanlarımız yeşil dönüşüme yatırım yapmaya hazır. Ancak yatırım yükümlülüğü, kullanım yükümlülüğü, gemi hazırlığı, enerji altyapısı, finansman ve ekonomik geri dönüş mekanizmalarının eş zamanlı oluşturulması gerekiyor.

Aksi halde limanlarımızdan büyük yatırımlar yapmalarını isterken bu yatırımların kullanılmasını sağlayacak piyasa ve mevzuat koşullarını oluşturmamış oluruz.

Yeşil dönüşüm ancak liman, gemi, enerji altyapısı ve kamu politikalarının aynı yönde hareket ettiği bir ekosistem kurulduğunda başarılı olabilir.