Altın Madencileri Derneği Başkanı Hasan Yücel: 10 Bin Ton Altın Potansiyelimiz Var, Mesele Üretime Dönüştürmek

Türkiye’nin yer altında 10–12 bin ton bandında değerlendirilen altın potansiyeline sahip olduğunu ancak Türkiye’yi asıl güçlü kılanın yalnızca altının çıkarılması değil, ürettiği altını rafine edebilmesi ve güçlü kuyumculuk sektörü sayesinde onu uç ürüne dönüştürerek katma değeri ülke içinde tutabilmesi olduğunu ifade eden Altın Madencileri Derneği Başkanı Hasan Yücel, “Bu avantaj doğru yönetildiğinde Türkiye, güçlü rafinerileri ve kuyumculuk sektörü sayesinde altın işletmeciliğinde önce bölgesel, ardından küresel ölçekte bir aktör haline gelebilir. Bunun yolu ise net: Üretmek. Üretmek. Üretmek.” dedi.

2025, dünyada adeta “altına hücum” yılı oldu. Merkez bankaları rekor düzeyde altın stokladı; 2026’ya hızlı başlayan fiyatların seyri ise merak konusu. Peki, dünyada altın fiyatlarını yükselten dinamikler neler? Altın üreticileri bu talebe yanıt verebiliyor mu? Dünyanın sayılı altın tüketicilerinden biri olan Türkiye’yi bekleyen fırsatlar ve riskler neler? Tüm bu soruları Altın Madencileri Derneği Başkanı Hasan Yücel’e sorduk.

Türkiye’de yerin altında ne kadar altın var? Altın madenciliğinin orta vadede üretim kapasitesi ne olabilir?

Türkiye’nin altın potansiyelinin 10.000–12.000 ton bandında olduğuna inanıyoruz. Bunun 2.500–3.000 tonluk kısmı fiilen rezerve dönüştürülmüş durumda; yani yatırım yapılırsa üretilebilir nitelikte. Bugün Türkiye, 28 ton üretimle bu potansiyele göre çok düşük bir seviyede. Oysa biz daha önce 40 tonları test ettik, 42 tonu da gördük. Yani kapasite var. Şimdi mesele; doğru planlamayı, doğru takvimi ve doğru yatırım iklimini kurabilmek.

Üretim ikliminin önündeki engeller neler? Neden üretim artmıyor?

Üretimi sınırlayan başlıca faktörler çok net. Birincisi izin ve karar süreçlerinin uzunluğu. İkincisi toplumsal kabul ve algı. Madencilik yıllarca itibarsızlaştırıldı; kamuoyu baskısı bugün yatırım süreçlerini en çok geciktiren başlıklardan biri haline geldi.

Üçüncüsü finansman ve risk sermayesi. Çünkü arama ruhsatlarının işletmeye dönüşme oranı çok düşük; ortalama 300–350 aramadan yalnızca biri işletmeye dönüşüyor. Bu da çok güçlü bir risk sermayesi kültürü gerektiriyor. Dördüncüsü ise standart ve denetim kapasitesi. Devletin her disipline ayrı uzman yetiştirmesi kolay değil; modelin doğru kurulması gerekir.

Bir de şunu eklemek isterim: Bugün yüksek orman bedelleri, dünyanın en yüksek seviyelerine çıkan devlet hakkı oranları, ek vergiler ve maliyet baskıları nedeniyle üretimden kaçış yaşanıyor. Oysa altını çıkarmak için risk sermayesine ihtiyaç var. Bu sermayeyi ülkeye çekmeden üretimi büyütmek mümkün değil.

Devlet yatırımları teşvik eder, izin süreçlerini kolaylaştırır ve yatırım ortamını daha öngörülebilir hale getirirse; 8–10 milyar dolarlık yeni bir yatırım paketiyle Türkiye’nin 5 yıl içinde sürdürülebilir biçimde 100 ton/yıl seviyesine çıkması mümkündür. Bu hedef hayal değil; doğru hız, doğru plan ve doğru finansmanla yapılabilir.

Türkiye’de üretilen altın ülkede kalmıyor eleştirilerine ne diyeceksiniz?

Bu eleştirilere kesinlikle katılmıyorum. “Türkiye’de üretilen altın ülkede kalmıyor” söylemi, açıkça ifade edeyim, tamamen bir şehir efsanesidir. Türkiye, altın sektöründe dünyada çok az ülkenin kurabildiği bir güce sahiptir.

Türkiye, altını yalnızca yer altından çıkaran bir ülke değil; aynı zamanda rafineride işleyebilen, mücevherat sanayisinde uç ürüne dönüştürebilen ve bu zincirin tamamında yüksek katma değer üretebilen bütüncül bir ekosisteme sahip. Bu sayede altın madenciliği Türkiye için sadece bir üretim faaliyeti değil; cari açığı azaltan, ithalatı ikame eden, sanayiye ham madde sağlayan, ihracatı büyüten ve finansal güvenliği güçlendiren stratejik bir kalkınma aracıdır. Burada bir yanlış algıyı da düzeltmek gerekir: “Paranın %98’i dışarı gidiyor” gibi iddialar gerçekçi değil. Türkiye’de bu sektör, en sağlıklı kayıt altına alınan sektörlerden biridir. Üstelik devlet hakkı ve vergi yükü zaten çok yüksek; bu da sistemin ne kadar sıkı takip edildiğini gösteriyor.

Bu tartışmayı “üretmeyelim” noktasına çekmek ülkeye kaybettirir. Altın, üretildiği kadar işlendiğinde ve uç ürüne dönüştürüldüğünde gerçek değerini bulur. Türkiye ise bu değeri madenden rafineriye, rafineriden mücevhere uzanan hat boyunca ülke içinde tutabilecek nadir ülkelerden biridir. Hatta bu üretim döngüsüyle Türkiye, bölgesel bir güç pozisyonundadır. Eğer biz 100 ton altın üretirsek, güçlü rafineri ve kuyumculuk sektörümüz sayesinde küresel bir aktör haline de gelebiliriz.

Neden bütün dünyada altın talebi arttı? 2026 yılında bu talep devam edecek mi?

2025’te küresel altın talebi ilk kez 5.000 tonu aştı. Buna karşılık dünyada yıllık üretim 3.500 ton civarında. Yani talep, üretimin %35–40 üzerinde. Bu farkın nedeni tek bir başlık değil; pandemi sonrası finansal kırılganlık, jeopolitik gerilimler, rezerv paraların sorgulanması ve yaptırım kaygıları “güvenli liman” algısını güçlendirdi. Bu süreçte yalnızca yatırımcılar değil, merkez bankaları da son 4–5 yıldır rekor alımlar yapıyor ve bu eğilim sürüyor. Enflasyonun yükseldiği, para politikalarının sertleştiği ve risklerin arttığı bir dünyada altın, tartışılmayan ortak değer olarak öne çıkıyor.

2026’ya gelirsek; bunu sadece bir “fiyat tahmini” olarak görmüyorum. Jeopolitik ve finansal istikrarsızlık sürdükçe altın gündemden düşmez. İşte bu iklim ülkemize bir fırsat sunuyor. Türkiye, doğru planlama ve öngörülebilir bir yatırım iklimiyle ilk etapta 50 ton, daha büyük bir yatırım paketiyle de 100 ton altın üreterek bu fırsatı değerlendirebilir.

Bu fırsatı değerlendirmek için ne yapmalı? Türkiye, nasıl altın üretimini artırabilir?

Burada devlete çok büyük görev düşüyor. Çünkü bugün Türkiye’de rezervi tespit edilmiş, fizibilitesi hazırlanmış, üretime geçmeye hazır çok sayıda proje var. Yani mesele “kaynak var mı yok mu?” değil; bu kaynağı üretime dönüştürecek yatırım iklimini kurmak. Yapılması gereken şey net: Bu işletmelerin önünü hızla açmak, izin süreçlerini sadeleştirmek, kurumlar arası koordinasyonu güçlendirmek ve bürokratik engelleri kaldırmak. Biz üreticiler hazırız. Yeter ki bize güvenilsin, destek verilsin.

İkinci kritik başlık öngörülebilirlik. Yatırımcı için en büyük risk, altının fiyatı değil; süreçlerin belirsizliğidir. Bir projenin kaç yılda izin alacağı, hangi aşamada hangi kurumun nasıl karar vereceği net değilse, finansman da gelmez. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; yatırımcıya “kurallar belli, takvim belli, süreç belli” diyebilen, hızlı ama disiplinli bir modeldir. Üstelik bu, denetimsiz yapılacak bir iş de değil. Tam tersine; üretim artışı en güçlü denetim, en yüksek standartlar ve en yüksek şeffaflık ile birlikte yürütülebilir. Mesele “üretelim mi üretmeyelim mi?” değil; doğru denetimle, doğru modelle, doğru hızla üretmektir. Biz üretirsek güçleniriz.

Üretirsek kazanırız.