COP31 Sürecinde İş Dünyasının Rolü ve Türkiye’nin Konumu
COP31 İklim Zirvesi’nin Antalya’da gerçekleştirilecek olması, önümüzdeki dönemin en önemli gündem maddelerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu çerçevede görüşlerine başvurduğumuz Londra bazlı Carbonaires CEO’su Rasih Öztürkmen, iklim politikaları, küresel yaklaşımlar ve iş dünyasının rolü üzerine değerlendirmelerini paylaştı.
İklim konusunda gereken ilginin gösterilmediği yönünde bir kanaat var. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
İklim konusu tek bir perspektiften değerlendirilebilecek bir alan değil. Politik, jeopolitik ve ekonomik gerçeklikler bu konudaki yaklaşımı sürekli şekillendiriyor. Bu nedenle dönem dönem öncelik haline gelirken, bazı dönemlerde arka plana itilebiliyor.
Ancak tarih bize şunu gösteriyor: Bir konunun aciliyeti yeterince hissedildiğinde, çözüm üretme kapasitesi de hızla artıyor. İklim krizi de bu çerçevede ilerliyor. Gerçek bir sorunla karşı karşıyayız, ancak bunu sadece olumsuz bir tablo olarak görmek yerine, çözüm üretme kapasitesinin de aynı ölçüde gelişeceğini düşünmek daha doğru.
İnsanların bu konudaki riskleri yeterince ciddiye almaması sizce nasıl aşılabilir?
Kısa vadeli bakış açıları her zaman olacaktır. Ancak iklim değişikliğinin etkileri, özellikle yaşam koşulları, gıda güvenliği ve ekonomik dengeler üzerindeki baskısı arttıkça, bu konuya yaklaşım da daha somut hale geliyor.
Özellikle büyük ölçekli etkiler ortaya çıktığında, bunun sadece çevresel değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik sonuçları olduğu daha net anlaşılıyor. Bu da karar alma süreçlerini doğrudan etkiliyor.
Ülkeler arasında yaklaşım farklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Farklı ülkeler, kendi ekonomik yapıları, politik sistemleri ve öncelikleri doğrultusunda hareket ediyor. Bu da doğal olarak farklı yaklaşımlar ortaya çıkarıyor.
Bazı ülkelerde konu daha fazla iç politika dinamikleriyle şekillenirken, bazı ülkelerde uzun vadeli planlama ön planda olabiliyor. Avrupa tarafında daha çok bilimsel veriye dayalı bir yaklaşımın öne çıktığını söylemek mümkün.
Önemli olan, bu farklı yaklaşımların zaman içinde ortak bir zeminde buluşabilmesi ve küresel ölçekte ilerleme sağlanabilmesi.
Çin’in bu konudaki rolünü nasıl görüyorsunuz?
Çin son yıllarda yenilenebilir enerji alanında çok ciddi yatırımlar yaptı ve bu alanda önemli bir kapasite oluşturdu. Aynı zamanda enerji geçişini kendi planlama sistemi içerisinde, uzun vadeli hedeflerle yönetiyor.
Bu süreçte farklı enerji kaynaklarını birlikte kullanmaya devam ettiklerini de görüyoruz. Bu da geçiş sürecinin ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyor.
İklim konusunun politize olması sizce nasıl bir etki yaratıyor?
İklim konusunun politize olması, karar alma süreçlerini zorlaştırabiliyor. Çünkü kısa vadeli politik hedefler ile uzun vadeli ihtiyaçlar her zaman örtüşmeyebiliyor.
Buna rağmen, farklı yönetim sistemlerinde bu konuya yaklaşımın değiştiğini görüyoruz. Önemli olan, hangi sistem olursa olsun, uzun vadeli düşünme kapasitesinin korunabilmesi.
Şirketlerin bu konudaki yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şirketler bu konuda beklenenden daha ileri bir noktada. Özellikle güçlü finansal yapıya sahip şirketler, sadece kısa vadeli performans değil, uzun vadeli sürdürülebilirlik üzerine odaklanıyor.
Bugün birçok şirket, önümüzdeki birkaç yılı değil, on yılları planlayarak hareket ediyor. Bu da iklim konusuna yaklaşımı doğrudan etkiliyor. Sigorta şirketleri, bankalar ve hatta enerji şirketleri, uzun vadeli riskleri çok daha dikkatli analiz ediyor.
Bu nedenle şirketler artık sadece sorunun bir parçası değil, aynı zamanda çözümün de aktif bir parçası olmak istiyor.
Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin iklim konusunda attığı adımları genel çerçevede olumlu değerlendiriyorum. Ülkenin ekonomik gerçeklikleri dikkate alınarak ilerlenmesi, sürecin daha sürdürülebilir olmasını sağlıyor.
Yenilenebilir enerji yatırımları ve enerji verimliliği alanındaki gelişmeler önemli. Tüm ekonomik zorluklara rağmen bu konunun gündemde tutulması da ayrıca değerli.
Her ülkenin kendi koşulları içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin aldığı sorumluluk anlamlı ve önemli.
İş dünyası Türkiye’de bu süreçte zorlanıyor mu?
En büyük zorluklardan biri finansmana erişim. Bu nedenle Türkiye’yi farklı ekonomik yapıya sahip ülkelerle birebir kıyaslamak doğru olmayabilir.
Doğru kaynaklarla doğru projelerin buluşturulması, hem iklim hedefleri hem de ekonomik kalkınma açısından önemli fırsatlar yaratabilir.
COP31’in Türkiye’de düzenlenecek olması ne ifade ediyor?
COP31’in Türkiye’de düzenlenecek olması önemli bir gösterge. Bu tür organizasyonlar sadece iklim gündemi açısından değil, aynı zamanda diplomasi ve uluslararası iş birliği açısından da ciddi fırsatlar yaratır.
İş dünyasının bu sürece daha aktif katılımı da bu açıdan kritik.
Bu kadar önemli bir konu olmasına rağmen bazı aktörlerin daha temkinli iletişim kurmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu durumu zaman zaman daha temkinli bir iletişim yaklaşımı olarak görmek mümkün. Şirketler ve kurumlar, attıkları adımların somut olmasına öncelik verirken, iletişim tarafında daha dikkatli davranabiliyor.
Bu da aslında konunun hassasiyetinden kaynaklanan bir durum.
Carbonaires olarak bu alandaki çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
Şirketler karbon emisyonlarını azaltma yolunda ilerlerken, bazı alanlarda karbon kredilerine ihtiyaç duyuyor. Bu krediler de çeşitli projelerin finansmanı ile ortaya çıkıyor.
Biz bu noktada finansman ile projeler arasında köprü kurarak, bu sürecin daha sağlıklı işlemesine katkı sağlıyoruz. Amacımız, finansmanı doğru projelerle buluşturmak ve bu sürecin güvenilir bir şekilde ilerlemesine destek olmak.
Aynı zamanda Türkiye’ye iklim finansmanının daha fazla çekilmesi de önceliklerimiz arasında yer alıyor.
Ormanlaştırma, atık dönüşümünden karbon yakalama teknolojileri gibi alanlarda hem finansman hem de teknik çözümler açısından önemli fırsatlar olduğunu düşünüyoruz.
Bu alanda finansmana erişim sizce ne kadar zor?
Kolay değil, ancak Türkiye’nin önemli avantajları var. Finansal altyapının gelişmiş olması bu açıdan önemli bir artı.
Doğru kaynaklara erişim ve bu kaynakların doğru projelerle eşleşmesi, önümüzdeki dönemde önemli fırsatlar yaratacaktır.
